MY LIKE ( Cüneyt'in Beğendikleri )

MY LIKE ( Cüneyt'in Beğendikleri )

GİR OYNA ÇIK OYNA, GİR AĞLA ÇIK AĞLA ...

DEHLEMEDEN YÜRÜYEN AT, DİNDEN İMANDAN ÇIKARMAYAN EVLAT,
BİRDE HAYIRLI ÇIKTIMI AVRAT, DÜĞÜNÜ NİDECEKSİN: GİR OYNA ÇIK OYNA.....
HA BABAM HA YÜRÜMEZSE AT, BİR KAŞIK SU VERMEZSE EVLAT,
BİRDE HAYIRSIZ ÇIKTIMI AVRAT, ÖLÜMÜ NİDECEKSİN : GİR AĞLA ÇIK AĞLA....

27 Aralık 2009 Pazar

KOZADAN KELEBEĞE



Bir çocuk sekropia denilen bir tür güve kozalarını topluyor ve bahar gelince ,güvelerin kozalardan nasıl çıktıklarını hayretle ve ilgi ile seyrediyordu.Fakat güvelerin kozadan çıkarken sarf ettikleri gayret ,çırpınma karşısında da içinde bir acıma hissi gelişiyordu.Babası bir gün ,bu böceklerin bir tanesinin kozadan çıkmasını güçleştiren ipeği makasla kesti.Fakat sonuç şaşırtıcı idi;çok geçmeden böcek öldü.

Baba bu olay üzerine oğluna şu hayat dersini verdi:

” oğlum ,bu böcek kozasından dışarı çıkarken sarf ettiği gayret neticesinde ,vücudundaki zehri dışarı verir.Eğer o zehir dışarı verilemezse böcek ölür.Aynı zamanda da bu çırpınışlar sayesinde ileride kendisi için çok gerekli olan kasları güçlenir.İnsanlar da ,daha güçlü ,daha dayanıklı ve daha iradeli olmak ve böylece istediklerini yapabilemek için önlerine çıkan zorluklarla mücadele ederek olgunlaşır ,gelişir ve güçlenirler .Eğer insanlar ,arzularına kolayca ulaşırlarsa karakterleri zayıflar,adeta ,içlerinde bir şeyin ölmüş olduğunu hissederler.”

Baraj Yapan Kunduzlar


Baraj Yapan Kunduzlar
Bazı hayvanların özelliği, şaşırtıcı derecede iyi birer mimar olmalarıdır. Bir mühendis kadar ince hesaplar ve akılcı tasarımlar gerçekleştirirler. Aslında, bağımsız bir bilince sahip olmadıkları için, kendilerine Allah tarafından ilham edilen yetenekleri sergilemiş olurlar. Nitekim Kuran, Allah'ın balarısına "dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver" diye ilham ettiğini haber vermekle, canlıların yeteneklerinin Allah'tan gelen özel ve metafizik bir emrin sonucu olduğunu haber vermektedir. (Nahl Suresi, 68-69)

Kunduz yuvası, aynı zamanda oldukça geniş bir barajdır Kunduzun inşa ettiği baraj, suyun önünü tam 45 derecelik bir açıyla keser. Yani hayvan barajını, dalları suyun önüne rastgele atarak değil tamamen planlı bir şekilde inşa etmektedir. Burada ilginç olan günümüz hidroelektrik santrallerinin tümünün bu açıyla inşa edilmesidir.
Kunduzlar, bunun yanısıra, suyun önünü tamamen kesmek gibi bir hata da yapmazlar. Barajı istedikleri yükseklikte su tutabilecek şekilde inşa eder, fazla suyun akması için özel kanallar bırakırlar.
Kunduzun yaratılışı, yapacağı inşaatçılık işi için özel tasarımlarla doludur.
Allah tarafından verilen mühendislik yeteneğiyle kendisine evler edinen hayvanların biri kunduzdur. Kunduzlar, yuvalarını durgun bir göletin içinde yaparlar. Ancak bu göletin özelliği, kunduzların dere üzerinde inşa ettikleri bir "baraj" ile suni olarak oluşturulmuş olmasıdır.
Kunduz, suyun önünü kesmek ve kendisine yuva yapabileceği durgun bir gölet oluşturabilmek için bir baraj inşa etmeye koyulur. Bunun için, ilk olarak kalın dalları dere yatağının içine iter. Ardından daha ince dalları, daha ağır olanların üzerine yığar. Ama karşısına çıkan en büyük sorun akan suyun bu kitleyi alıp götürme tehlikesidir. Eğer baraj dere yatağına sağlam bir şekilde kenetlenemezse akan su kısa sürede onu tahrip edecektir. Barajın su tarafından dağıtılmaması için yapılacak en güzel şey, önce dere yatağına kazıklar çakmak ve bu kazıklar üzerine barajı inşa etmektir. Bu nedenle kunduzlar, barajlarını yaparken ana taşıyıcı olarak büyük kazıklar kullanırlar. Ama bu kazıkları dere yatağına çakmakla uğraşmazlar, onların yaptığı kazık olarak kullanacakları parçaları taşlarla ağırlaştırarak su içinde sabitlemektir. Kunduzlar, en son olarak yığdıkları dalları, kil ve ölü yapraklardan yaptıkları özel bir harçla birbirlerine yapıştırırlar. Bu harç su geçirmediği gibi, suyun aşındırıcı gücüne karşı da çok dayanıklıdır.
Bu iş için kunduzun en önemli aleti, dişleridir. Yaptığı barajı, dişleriyle kemirip-kestiği ağaç dallarıyla inşa eder. Doğal olarak da, dişleri sürekli yıpranır, aşınır, sık sık da kırılır. Eğer bu iş için özel bir sistemle donatılmış olarak yaratılmasaydı, hayvan kısa sürede dişlerini yitirebilir ve aç kalarak ölebilirdi.
Kunduzlar nehir yataklarında dev barajlar inşa ederler. Bu hayvanların bedenleri yaptıkları bu işe tam uygun biçimde yaratılmıştır. Ayakları yüzmelerini kolaylaştıracak biçimde perdelidir. Palete benzeyen büyük bir kuyrukları vardır. Dahası, kunduzların ön dişleri yaşamları boyunca sürekli uzar. Bu amaçsız bir özellik değildir; çünkü hayvanların dişleri sürekli kemirdikleri ağaç parçaları nedeniyle yıpranır ve sık sık da kırılır.Ancak, dediğimiz gibi, hayvanın bu problemi, en baştan çözülmüştür. Çünkü ağaçları kemirmek için kullandığı dört tane ön dişi, aynı bizim tırnaklarımız gibi, hayvanın hayatı boyunca sürekli uzar.
Acaba dişler nasıl olmuştur da böyle bir özelliğe sahip olmuşlardır? Kunduz, dişlerinin kırıldığını görünce, onları uzatmaya mı karar vermiştir? Yoksa, tesadüfen, ilk barajı yapan kunduzun dişleri uzamaya mı başlamıştır? Açıktır ki, hayvan, böyle bir özellikle yaratılmıştır. Bunun özel bir yaratılış olduğu, arka dişlerin boyunun sabit kalmasından da anlaşılmaktadır. Çünkü eğer hayvanın bütün dişleri sürekli olarak uzasaydı, aşınmayla karşılaşmayan arka dişler, aşırı büyüyecek, hayvanın çenesini zorlayacak, ağzı kullanılmaz hale gelecekti. Ama yalnızca öndeki dört diş uzamaktadır: Yani ağaç kemirirken kullandığı dişler...
Kunduzun dişlerinden başka pek çok organı özel olarak yaptığı işe uygun şekilde yaratılmıştır. Su altında çalışırken gözün zarar görmesini engelleyen şeffaf perdeler, burnuna ve kulak içlerine su kaçmasını engelleyen özel kapakçıklar, su içinde bir balık gibi hareket etmesini sağlayan taraklı arka ayaklar, ayrıca yassı, geniş ve sert bir kuyruk hayvanın yaratılıştan sahip olduğu ayrıcalıklardır. Tüm bunlar açık bir tasarımın, daha doğru bir ifadeyle açık bir yaratılışın işaretleridir.

BAKMAK ve GÖRMEK


BAKMAK & GÖRMEK

Gösterdim, Gördü anlamına gelmez... Söyledim, Duydu anlamına gelmez... Duydu, Doğru anladı anlamına gelmez... Anladı, Hak verdi anlamına gelmez... Hak verdi, İnandı anlamına gelmez... İnandı, Uyguladı anlamına gelmez... Uyguladı Sürdürecek anlamına gelmez... Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;Buranın yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.. Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..Adam, çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu.. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?. Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken;- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür..DÜŞÜNMEK NE İŞE YARAR?İşte böyle bir hikaye, insana bakmakla görmenin aynı şey olmadığını gösteriyor. Masallar, hikayeler, atasözleri, yaşanmış ya da kurgulanmış her olay, insanı doğruya götürecek fikirler vermek icin hep. İnsanlar bir başkasının başına geleni okusun, öğrensin düşünsün diye anlatılır ve uygulatmaya çaba sarf ettirilir birileri tarafından. Bakmakla görmenin herkes farkına varmayabilir. Kör çocuk gibi birileri tarafından görmemiz sağlanır. Düşüncelerin gün ışığına ihtiyacımız var. Yollarda gördüğümüz bir çok insanın düşünmeden hareket ettiğini hissediyorum, görüyorum. Halbuki insanlar düşünerek hareket etseler veya boğaz dokuz boğumdur diye 9 kez yutkunarak konuşsalar, Kırk yıllık dostlarının, mübarek günlerde kalplerini kırarlar mıydı? İnsanların kalbinin sırçadan bir köşk olduğunu, kırılınca bir daha asla düzelmeyeceğini düşünmezler miydi? Ne bileyim, çevreyi kirletme adına hala yerlere çöp atmaya devam ederler miydi? Onları bir beden işçisinin temizlediğini unutarak hareket eder miydi? Güzelim ormanlarımızda bir-iki saatlik keyiften sonra bıraktığı kirlilikten bir facia doğacağını düşünmez miydi? Mikroplara davetiye gönderdiğini bildiği halde yerlere tükürmeye devam eder miydi? Aynı tükürükten bir gün gelip kendisinin veya ailesinden birisinin hastalanabileceğini düşünmez miydi? Ya da yapılan güzel işleri unutup, gidenin arkasından veryansın ederler miydi? Bir gün engelli olabileceğini düşünseydi, engelliler için bir şeyler yapmaz mıydı?

Düşünmek sadece insana verilen bir değer. Kıymetini bilene ne güzel. Bazı insanlara verilecek daha çok örnek var. Ama düşünene, bakana, bakıp ta görmesini bilene tabiî ki…

ATEŞ BÖCEĞİ


ATEŞ BÖCEĞİ
Ateş böceği, yıldız böceği ya da yıldız kurdu, Lampyridae (ateş böcekleri) familyasını oluşturan bahar ve yaz aylarında geceleri uçarken yanıp sönen ışıkları ile tanınan, kınkanatlılar takımından böcek türlerine verilen ad.
Ateşböcekleri genellikle kısa aralıklarla yanıp sönen bir ışık saçar; bu ışığın yanıp sönme ritmi, erkek ile dişinin buluşmasını sağlayan işaret sisteminin bir parçası ve ateşböceklerini öbür ışık saçan böceklerden ayırt eden bir özelliktir. Işık saçmasının hızı, sıklığı ve dişinin erkeğe yanıt vermesinden önce geçen süre özel anlamlar taşır. Bazı uzmanlar bu parıltının ayrıca bir savunma mekanizması olduğunu ve saldırgana ateşböceğinin acımsı tadını anımsattığını öne sürerler. Oysa, bu önleme karşın, bazı kurbağalar o kadar çok ateşböceği yer ki, sonunda kendileri de ışık saçmaya başlar.
Erkekleri kanatlı, dişileri kanatsız olup larvalarına benzerler. Bazı çeşitlerinde erkek, dişi ve larvalar da ışık üretir. Bu özelliklerinden dolayı bazı bölgelerde dişi ve larvalara yıldız kurdu adı verilir. Her türün kendisine has sinyal şifresi vardır. Kuzey Amerika'da bazı çeşitlerin dişileri de kanatlı ve ışık üreticidir. Bütün ateş böceklerinin larva ve erginleri etçil olup, yumuşakça böcek ve böcek larvalarıyla beslenir.
Işık organları karın bölümünün son kısmında bulunur. Saydam bir kütüküla tabakası ile örtülüdür. İç kısmı fotojenik hücreler ve otomobil farları gibi ışığı yansıtıcı bir tabakadan müteşekkildir. Işık organında üretilen yağa benzer Lüsiferin maddesi Lüsiferinaz enziminin katalizörlüğünde kademeli olarak oksijenle yakılır. Bu kimyasal olayda ışık meydana gelir. Hava oksijeninin kontrollü tüketimine bağlı olarak ışık zaman zaman yanıp söner. Bu yanıp sönmeler eşlerin birbiriyle haberleşmesini sağlar. Ateş böceğinin ürettiği ışık, yavaş yavaş meydana gelen oksitlenme sonucu kimyasal enerjinin ışığa dönüşmesidir. Çıkan ışık tamamen soğuktur. Isı kaybı yoktur.
Tayland'da geceleri nehir kıyısındaki Ton Lampoo ağaçlarını saran ateş böcekleri bir dakikada 120 defa parıldayıp söndüklerinden ortalık yarım saniye aralıklarla şimşek çakmış gibi aydınlanır ve ardından zifiri karanlığa boğulur. Jamaika'da ateş böcekleri o kadar parlak ve ışıklıdır ki, dallarda toplandıkları zaman beş yüz metre uzaktan ağaçlar alevler içinde yanıyormuş hissini verir.
Amerikan orduları 1898'de Küba'da harb ederken doktor Williams Gorgas'ın bir askeri ameliyatı sırasında lambalar aniden sönüverdi. Derhal bir şişe dolusu ateş böceği getirdiler. Bunların ışığı altında ameliyat başarı ile bitirildi.

ANNE SÜTÜ


ANNE SÜTÜ

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.
“Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır."„ (Lokman Suresi, 14)

AMAZON KRALİÇESİ PENTHESILEA


AMAZON KRALİÇESİ PENTHESILEA

Kıl çadır kalktı, kraliçe güneşi gördü

Şanlıurfa Haleplibahçe'de park çalışmaları sırasında tesadüfen bulunan ve kıl çadırla korunan Amazon Kraliçesi Penthesilea'nın av partisinin resmedildiği mozaiklerin üstü yeniden açıldı.

Kazı ekibi, mozaiklerin bozulan kısımlarında yapılan düzenlemelerin güneşin etkisiyle daha çabuk sağlamlaşması için kıl çadırları kaldırmaya karar verdi. Üzerleri açılan mozaiklerin ayrıntıları ve yeni bulunan kraliçe figürleri de ortaya çıktı. Savaşan aslan, ok kullandıkları için göğüslerini aldıran savaşçı kadınların resmedildiği mozaiklerin Fırat Nehri'nden tek tek toplanan taşlarla yapıldığı biliniyor. Şanlıurfa Kültür ve Turizm Müdürlüğü, daha önce mozaikleri korumak için kazı yapılan alanın çevresini koruma duvarıyla çevirmişti. Mozaikleri görmeye gelen turistlerin üzerine basmamaları için kenarlarına da ahşap köprüler kurularak yürüme alanları oluşturulmuştu. Çalışmalarının sona ermesinin ardından bölge açık hava mozaik müzesine dönüştürülecek.

Şanlıurfa’da Sosyal Hayattaki Gelenekler


Şanlıurfa’da Sosyal Hayattaki Gelenekler

Şanlıurfa'da günlük hayat oldukça renkli ve can¬lıdır. Urfalılar'ın sosyal ve günlük yaşantılarında, başka yerlerde olmayan, görülmeyen özellik ve motifler vardır. Günlük hayattaki gelenekleri çoğu kez mevsimlere göre şehir merkezi ile kırsal kesim¬deki hayat arasında farlılıklar gözlenir. Günlük ha¬yatı genel bir çerçeve içerisinde temel özelliklerine göre ele almak daha doğrudur.
SAHANİYE
Şanlıurfa'ya özgü bir toplantı ve eğlence biçi¬midir. Genelde orta yaş arkadaşlar arasında yapılır. Kaç kişi arasında olacağına dair kesin bir kural yoktur. Sahaniye gezecek arkadaşların çok samimi ve akran olması gerekir. Sahaniye'de arkadaşlıklar daha da pekişik ve ilerler. Sahaniye gezmeleri ge¬nelde kış aylarında, özellikle Ramazanlarda olur. Belirli bir arkadaş grubu ya belirli bir yerde, bir odada toplanırlar, ya da herbirinin evinde sırayla birer gece toplanırlar. Üst üste her gece olabilileceği gibi, gün aşırı ya da haftada 2-3 gece de yapılabilir.
Sahaniyede genel kural, herkesin evde pişirilen yemekten toplanılacak yere getirmesidir. Sözgelimi, arkadaş grubu 8 kişiyse o gece sofraya 8 çeşit ye¬mek konulmuş olur. Sahaniyede bazen yemekler ve tatlılar, arkadaşlar arasında taksim edilir. 8 kişi 2 gruba da ayrılabilir; 4 kişi bir gece, diğer 4 kişi de başka bir gece yapar. Sahaniyede yemek, genelde yer sofrasında yenilir. Ev sahibi-misafir ayrımı yoktur. Herkes ev sahibi gibi hizmet eder, sofrayı hazırlar. Sözgelimi çiğköfte yapılacak ise, köfteyi en iyi yoğurabilen yoğurur. Köfte olunca ayran mut¬laka olur. Yemekten sonra da tatlı yenir.
Gerek yemek ve gerekse tatlılar mutlaka evde yapılır. Çarşıda pek yapılmaz ve çarşıda yaptırılan yemek ve tatlıya da sofrada itibar edilmez. Bazı ev¬lerin kendine özgü, meşhur yemek ve tatlıları var¬dır. ıyi hazırlanmış yemek ve tatlı getiren önce methedilir, iltifatlar yağdırılır, gururu okşanır ve sonunda da ödül (!) olarak bir ziyafet yüklenir.
ODA GELENEĞİ
Oda, sıra gecelerine çok benzer. Aynı çevrenin arkadaşları belirli bir yerde bir oda veya bir daire tutar ve sererler. Sergi için gerekli eşya ve malzeme¬leri ya çarşıdan ortaklaşa alırlar, ya da herkes evin¬den birşeyler getirir. Bir de işleri yapacak, etrafı te¬mizleyecek bir adam tutarlar. Odanın bütün gider¬leri ortaklaşa ödenir.
Odada cumartesi öğleden sonra ve pazar gün¬leri oturulur. Odaya her gece belirli bir saatte geli¬nir. Orta hizmetini gören adam, daha evvel gelir. Temizliği yapar, mangalı ya da sobayı yakıp odayı ısıtır. Acı kahveyi hazırlar. Nargile içenlerin nargile¬lerini temizler. Odaya, sahaniye usulü yemek getiri¬lebilindiği gibi harafane de yapılarak çeşitli yemek¬ler ya da çiğköfte yapılır ve yenir. Odadaki yemek¬leri yemek yapabilenler yapar. Odada oyunlar oy¬nanır, saz çalınıp türküler ve gazeller söylenir. Sohbet edilir, hatıralar anlatılır ve kitaplar okunur. Oda genelde her gece açılır. Bilhassa yağmurlu ve soğuk kış günlerinin pazar¬larında oda alemleri çok güzeldir. Pazar günleri hava açık ve kıra gitmeye uygunsa oda arkadaşları hep birlikte kıra giderler. Bu bir köy olabileceği gibi, bahçe de olabilir.
BAĞ-BAHÇE-DAĞ GEZME VE YATI GELENEĞİ
Bağ, bahçe dağ gezme ve yatmaları Urfalı'ya özgü bazı özellikler taşır. Kırlara bahar ve yaz ayla¬rında gidilir. Kişi sınırlaması yoktur. 5 ila 20 arka¬daş arasında değişir. Yatıya ya devamlı, ya da bir-iki geceliğine gidilir. Devamlı gidenler, daha dona¬nımlı giderler, gidecekleri yere önce halı, kilim, keçe ve hasır gibi yere serileceklerle yataklarını gö¬türürler. Geceleri soğuk olacağı gibi kürkler de unutulmaz. Ayrıca, gerekli mutfak malzemeleri, manğal, kebap için şiş ve kömür de götürülür. Yatıda genellikle 1-2 gün kalınabilir. Bir ay ve daha fazla kalan gruplar da olur. Kalma süresi, arkadaş grubunun durumuna göre değişir.
Cumartesi ve pazar günleri devamlı kalınır. İş günlerinde ise, sabah erkenden şehire gelinir, ak¬şamları dönülür. Yemek ya sırayla yapılır, ya her¬kes elinden geleni yaparak ortaya koyar, ya da ye¬mek pişirmesini bilenler devamlı yemek yapmayı üslenirler. Her grup bir adam tutar. Bu adam etrafı temizler, bulaşıkları yıkar, ateş yakar ve gerekirse şehre giderek malzeme ve yiyecek satın alır. Ulaşım ve yük taşıma aracı genellikle ya bir merkep, ya da bir beygirdir.
Geceleri sazlar, cümbüşler çalar, Davûdi sesliler gazel ve türküler okur. Bu gazel ve türküler etraf¬taki komşu gruplardan duyulur. Duyanlar da, ga¬zel, türkü ve hoyratlara cevap verirler. Bu hallerde bazen iddialaşmalar olur. Karşılıklı söylemeler sa¬baha kadar devam eder.Dağlarda yatıya kalmak çok eski bir gelenektir. Gitmenin, kalmanın, yemek hazırlamanın, yemek yemenin, oturmanın ve eğ¬lenmenin bir adabı vardır. adaba uymayanlar, taş¬kınlık yapanlar gruptan uzaklaştırılır.
Bir ya da iki geceliğine yatıya gidenler ise, ya cuma, ya da cumartesi akşamı gidip pazar akşamı dönerler.
Geçmişte kadınlar da kıra giderlerdi. Çarşamba ve Cumartesi günleri öğleden sonraları genellikle aile fertleri, komşu ya da akraba aile eşliğinde gi¬derlerdi. Kadınların gittikleri gezi yerleri günü¬müzde artık iskan sahaları oldu, gecekondulalarla kaplandı. Kadınlar genellikle çiğköfte ile giderler, bazen de evde yaptıkları yemekleri götürürlerdi. Özellikle erkeklerin gittikleri başlıca dağ ve diğer mesire yerleri şunlardır: Kanlı Mağara, Delikli Mağara, Şıh Maksut, İpek Mağarası, Merkêfe, Top Dağı, Dip Karlık, Karlıklar, Dev Teşti, Halepli Bahçesi, Karaköprü, Cavsak Suyu ve Zeytinlik.
HAREFENE
Harefene akran ve samimi arkadaşlar arasında olur. Varlıklılar ve gençler harefeneye pek itibar etmezler. Bu bakımdan harefene daha çok dar gelir¬liler arasında yapılır. Harefenede yapılan masrafları bölüşmek esastır. Tüm masrafları bir ya da iki kişi yapar. Sonra bölüşülür.
Harafene gündüz olabileceği gibi gece eğlence¬lerinde de olur.
SÜNNET DÜĞÜNÜ
Sünnet düğününde yine küvre denilen vekil vardır. Küvre sünnet olacak çocuğu veya çocukları kucağına alarak sünnet ettirir.
Sünnet düğününden birkaç gün önce, gelecek olan misafirlere verilmek üzere yemekler hazırlanır. Sünnet düğününün belli başlı yemeği yörede tirit denilen yemektir.
Sünnet düğününden bir gün önce sünnet olacak çocuk at, atlı araba, otomobil v.s. binek hayvanı veya vasıtalardan biriyle şehirde gezdirilir. Genellikle Dergâh denilen İbrahim Halil Camii'ne götürülerek buradaki kutsal olduğuna inanılan suyla yüzü yıkanır ve içirilir.
Sünnet yapılacak günün (genelde Pazar) sabahı erken saatlerde misafirler toplanırlar. Sünnet olacak çocuğu küvre kucağına alarak sünnet yapılacak masanın yanındaki yerde oturur. Sünnet anında uyuşturucu iğne yapılmadığından, sünnet olacak çocuk acıyı duymasın diye sürekli ağzına şeker ve lokum konur. Hazırlanan yatağına yatırılır.
Yemeğe misafirler gruplar halinde alınır. Yemekten sonra ise yine acı kahve ve sigara ikram edilir.
KİRVELİK
Türk toplumunda kirveliğin yeri ve önemi bü¬yüktür. Urfa'da ise kirvelik çok daha başka anlam¬lar yüklenir, derin bağlar kurar. Oğlunu sünnet etti¬recek ya da evlendirecek ailenin kirvesi yoksa, aile reisi çok iyi düşünerek, ailenin kirveliğini yapacak uygun birisini bulur. seçilen adaya kirvelik önerilir. Aday genellikle öneriyi kabul eder. Zira, kirvelik, bir onur ve itibar meselesidir.
Kirvelik kabul edilmişse, kirveye uygun bir he¬diye gönderilir. Bu çocukların sünnetine ya da deli¬kanlarının evlenmesine işarettir. Kirve hediyesini hoşnutlukla alır. Sünnet sözkonusu ise, çocukların sünnet elbiselerini yaptırır; evlenme ise, düğün, süpha, hamam yemeği ve diğer törenleri üstlenir. Düğünde damadın elbisesini giydirir. Düğünde damadın yanıbaşında bulunur ve süpha ziyafetinde damat ile beraber tahtta oturur. Aşçıya, davulcuya, berbere, kahveciye ve gereken yerlere damat ile birlikte bol bol bahşiş verir. Damadın gerdeğe ko¬nulmasında bulunur. Düğünden sonra, uygun bir hediye ile evli çifti ziyarete gider.
Kirve, ailenin kirvesidir. Genellikle kendisine, "Kirve" diye hitap edilir. Kirve ile kirve olunan aile arasında çok sıkı ilişkiler kurulur. bu ilişki, kan bağı kadar yoğun ve güçlüdür. iki aile artık birbirinden kız alıp vermez. Kirvenin saygınlığı ve otoritesi tar¬tışılmaz. Kirvelik, babadan oğula geçer. Eğer arada çok önemli bir poblem çıkmaz ise, kirvelik bağı asla kopmaz, devam eder. Beş-on kuşak ötelerden gelen kirvelikler vardır. kirvenin oğlu olmaz ise, kendi¬sinden sonra, kirvelik de noktalanmış olur.
KADINLARIN KIR GEZMELERİ
Geçmişte ve günümüzde Urfa’da kadınlar da kendi aralarında toplanarak kır oturmalarına giderler. Çarşamba, Cuma veya Cumartesi günleri öğleden sonları aile fertleri, komşu ve akrabalarla birlikte gidilir. Genelikle yemek olarak çiğköfte ve ev yemekleri hazırlanır.

URFA’DA KAHVEHANELER


URFA’DA KAHVEHANELER

"Gönül ne kahve ister ne kahvehâne / Gönül sohbet ister kahve bahâne" diyen atalarımız, insanın sohbet etme ihtiyacını öncelikle vurgulamışlardır. Bu sohbet etme ihtiyacından doğan kahvehaneler uzun yıllar sosyal hayatta yerini almıştır. Kahvehaneler, edep ve erkân öğrenilen, haberleşilen yerlerdi eskiden. Ancak son yıllarda kahvehanelerde eskinin izleri görülmemektedir.
İnsanların bütün ünvanlarından soyutlanıp bir arada bulunma imkânı yakaladığı kahvelerin, şehirlerin hafızasında çok derin ve etkili bir yeri olduğu muhakkak. Bütün bunların ışığında bugün Urfa'daki kahvehanelere baktığımızda eskinin fonksiyonunu içeren, geleneği ve bir tarihi olan kahvehaneler yok denecek kadar azalmıştır.
Kandil aydınlatmalarında sohbetlerin yapıldığı yıllardan sonra, radyo ilk yıllarında önce kahvehanelerde dinlenmeye başlar Urfa'da. Daha sonraki yıllarda bu nezih mekânlarda mahalli müzik kayıtlarının bantları zevkle dinlenirdi.
Osmanlı mimarisinde, genellikle her caminin yanında bir hamam ve bir de kahvehane bulunmaktadır. Bir Osmanlı şehri olan Urfa'da da bu mimari yerleşime rastlamaktayız.
Urfa Kahvehanelerinin en eskileri Köroğlu Kahvehanesi, Vahab'ın Kahvehanesi, Yasin'in Kahvehanesi, Dabakhane Kahvehanesi, Gümrük Hanı Kahvehanesi, Beykapısı Kahvehanesi'dir. Daha sonraları ise Dörtyol Kahvesi, Çardaklı Kahve, Kavafhane Kahvehanesi, Bilic'in Kahvehanesi, geleneksel yapısı ile faaliyete girmiştir. Bugün, yukarıda saydığımız kahvehenelerden Köroğlu Kahvehanesi kahvehane dışında dükkan olarak kullanılmaktadır. Sarayönü'ndeki Vahab'ın Kahvehanesi ise yıkılmıştır. Diğerleri ise, geleneksel yapısından uzak olsa da yaşamaktadır.
1970-1985 yılları arasında ise Sarayönü postahanesinin karşısındaki 'Mehtap Çay Evi" ile Yusuf Paşa Camii yanındaki "Filiz Çay Evi" (Nuri'nin Kahvehanesi) özgün ortamı ile Sanat ve kültür adamlarının buluştuğu, sohbetlerin keyifle yapıldığı mekânlar olmuşlardır. Yine bu yıllarda Dostlar Kahvehanesi, Sevenler Kahvehanesi ve Teksas Kahvehanesi, Saray Kahvehanesi, rağbet gören kahvehanelerdir. Ayrıca Urfa'da, son 30 yılda es¬kinin hiçbir izini taşımayan yüzlerce kahvehane açılmıştır.
Urfa'da yaz aylarında faaliyette olan yazlık kahvehane ve çay bahçeleri de bulunur. Bunların en eskisi ve tarihî olanı Mecmue'l Bahr Bahçesi'dir, Aynızeliha Çay Bahçesi, Emirgân Çay Bahçesi, Şehitlik Çay Bahçesi, Dergâh Çay Bahçesi ise daha sonraları kurulmuştur..
Ancak son yıllarda açılan kahvehanelerde, televizyonda maç seyretmek için toplanan kalabalıklara rastlamaktayız. Oyunun, televizyonun ve gürültünün hakim olduğu günümüzdeki kahvehaneler, eskisi gibi bir şehrin nabzını tutup kültürünü yaşatmamaktadır. Artık ne o eski kahvehaneler ne de kahvehanelerin insanlara yüklediği davranışlar var ortada...

Kaynak: Sabri KÜRKÇÜOĞLU

URFA’NIN TARİHİ MAHALLELERİ



URFA’NIN TARİHİ MAHALLELERİ
Kentlerin hafızası, daha teknolojik bir ifadeyle bellek kavramı benim için şehirlerin tarihiyle eş değerdir. Kentlerin ve toplumların geçmişi, aynı zamanda tarihi de ifade eder. Hilmi Yavuz “toplumun geçmişi, onun belleğidir”, der. Ona göre belleğini “kaybeden bir toplum, kimliğini de kaybeder.” Köksüz, geçmişi olmayan, belleksiz bir gelecek inşası vahim ve ürkütücü sonuçlar doğurur. Bu yüzden bizler, başımızı siyaset ve popüler kültür kumuna gömmemek için kentlerimizin hafızalarını ortaya çıkarmak zorundayız.
Bu nedenle geçmişi Neolitik döneme kadar uzandığı kesinleşen Urfa şehrinin kurulduğu saha olan iki tepe (Damlacık ve Tell Futur)1 üzerinde kurulan mahalelerle başlayan Urfa şehrinin serüveni, kentimizin hafızası açısından kayda değerdir. İslam fetihlerinin bu bölgeye ulaşması ve kısa bir sürede bölgenin Müs-lümanların eline geçmesinden sonra, mahalle örgütlenmelerine baktığımızda, genel olarak inanç cihetiyle mahallerin birbirinden ayrıl-dığını görmekteyiz. Yukarıda bahsettiğimiz cihetle İslam orduları bölgeye girdikten sonra, şehir halkıyla yaptıkları antlaşmada, gayr-ı müs-lim halkın kendilerini farklı kılacak birtakım elbiseler giymelerini şart koşmuştu. Bu şüphesiz Müslümanlar ile diğer gayrı müslim halkı birbirinden kesin hatlarla ayırmak gayesiyle yapılmıştı. Müslüman Arap fatihler, başlangıçta eski şehirin karşısında yer alan yeni mahallelere yerleştiler. Böylece şehir banliyölere çevriliyor, ribat yani kale, büyük cami, çarşı-pazar semtleri ile tamamlanıyordu2. Bu gelenek, hiç şüphesiz İslam'ı her yönüyle tartışmasız kabul eden ve ileriki dönemlerde şehre hakim olan Türklerce de devam ettirilmiştir.
Urfa, Anadolu'da var olan kadim kentler içinde, günümüze en az hasarla ulaşabilen nadir kent-lerimizdendir. Kadim şehirlerin fizikî görü-nümüne ve yerleşme biçimlerine bakıldığında, gerek coğrafya ve gerekse meydana getirilen eserler açısından ortak özellikler oldukça faz-ladır. Benzerliğin sebeplerini, Anadolu'da ya-pılan fetihlerin ardından, yeni şehirlerin kurul-masında ve eski şehirlerin yeniden imarında etkili olan, sosyo-ekonomik ve kültürel haslerde aramak gerekir3. Şehirlerin oluşmasında ve birbirine benzemesinde bazı müesseseler ile şehir oluşumunu sağlayan unsurlar etkili olmuş-tur. Şehirlerin oluşumunda, imarında ve şehir toplumunun çeşitli ihtiyaçlarının karşı-lanmasında ilk sırada yer alan müessese4 hiç şüphesiz ki vakıf müessesidir. “Bir mülkü Allah için sonsuza kadar kamunun hizmetine tahsis etme”5 düşüncesi, vakıf müessesinin ana tema-sıdır. Bu nedenle bu müessese tarih boyunca kentlerin ekonomik, sosyal, kültürel, dinî ve sağ-lık alanlarında çok önemli işlevler üstlenmiştir.
İlkçağ şehir sitelerine, Yakındoğu İslam ve Osmanlı şehirlerine bakıldığında bu şehirlerin temelinde farklı unsurların etkili olduğu görü-lecektir. İlkçağ şehir siteleri için pazar yeri, tapınak ve resmi kurumlar; Orta Asya Türk şehirleri için, şehristan, ribat ve içkale; İslam şehirleri için; cami, pazar ve hamam; Osmanlı şehirleri için de cami, bedesten ve imaret siteleri gibi unsurlar şehirlerin kuruluşuna katkı sağlamışlar.6 Vakıf müessesesinin Urfa'da şehirleşmeye katkısının ne düzeyde olduğunu görebilmek için, vakıf imaretine bakmak yeterli olacaktır. Şehirde toplumun faydalandığı eser-lerin büyük çoğunluğu vakıf eserleridir. Şehir-deki kale, sur, saray, mahkeme gibi yapılar hariç tutulur; camiler, mescitler, zaviyeler, medreseler, mektepler, hastaneler, kütüphaneler, aşevleri, hanlar, hamamlar, çeşmeler, kuyular, köprüler, çarşılar, dükkanlar, mezarlıklar, saat kuleleri (muvakkithaneler), bedestenler, kahvehâneler ve türbeler gibi eserleri çıkartırsanız şehir çıp-laklaşır. Urfa şehrinin fiziki oluşumu değer-lendirildiğinde, şehrin kültür ve ekonomik coğ-rafya şeridi üzerinde geliştiği görülecektir. Ken-tin ekonomik coğrafyası hanlar, bedestenler, çarşılar, hamamlar, değirmenler, sarâchaneler, pazarlar, debbağhane, boyahane ve taş ocak-larından oluşmaktadır. Kentin kültür coğrafy ası ise kale, surlar, kapılar, mahalleler, meydanlar, cadde ve sokaklar, tetirbeler, camiler, mescitler, zaviyeler, türbeler, konaklar ve evlerden oluşmaktadır.7 Bütün bu eserlerin bulunduğu mahalleler, meydanlar ve sokaklar şehrin oluşumunu sağlar ve adeta kentin kanaviçeleri hükümdedir.

A- İKİ TEPELİ URFA ŞEHRİNİN TARİHİ MAHALLELERİ
Şehir ve medeniyet kavramları arasındaki ilişki öteden beri bilinen bir husustur. Medeniyet, Raymond Williams'in ifadesiyle “organize edilmiş sosyal hayattır”. Organize edilmiş sosyal hayatın yerleşme ve yaşama mekanı ise şehirdir8. Bu nedenle şehri oluşturan mahalle, aynı zamanda medeniyetin de bir parçasıdır. Şehrin az çok kapalı mahallelere bölünmesi çok eski bir örgütlenme biçimidir. Mahallelerin, kentin ilk kuruluşuna katılan farklı etnik grup-ları barındırmak amacıyla doğduğunu ifade edenler bulunmaktadır. Bu örgütlenme tarzı, her topluluğun homojen bir toplumsal hücre oluşturacak biçimde bir araya gelme kaygısının da bir karşılığıdır. Bu örgütlenme tarzı, güvenlik nedenleriyle de artmış ve genelleşmiş olabilir. J. Sauvaget, bu örgütlenme tarzının çok eski zamanlardan itibaren var olduğunu kaydet-mektedir 9. Aynı örgütlenme tarzı, ortaçağ ve Osmanlı döneminde de sürdürülmüştür.
Şehrin fiziki yapısını oluşturan ekonomik ve sosyo-kültürel unsurlar toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmıştır. Bunlar; başta yöne-tim ve savunma binaları, dini ve kültürel yapılar, çarşı-pazar gibi ekonomik yapı ve bölgeler, top-lumun barınma ihtiyacını karşılayan evler, yeşil alanlar ve yollardır. Bunların tümünü içinde barındıran birim ise, mahallelerdir. Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli bölgelerinde mahal-leler farklı isimlerle adlandırılmıştır. Cezayir ve Tunus'ta havme, Kahire, Şam ve San'a da hare, Halep, Musul, Bağdat ve Urfa'da mahalle denilmekte idi10. Mahalle, sadece fiziki bir me-kan değildir. Mahalle; bireylerin birbirini tanı-dığı, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu olduğu, sosyo-kültürel, ekonomik, dinî ve hatta siyasi dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı bölgedir11. Başka bir tanımla, aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştikleri şehir kesimidir12. Osmanlı şehrinde mahalle, sadece fiziki bir mekan olmaktan öte, birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı bölgelerdir13.
Mahallelerin yapıları dışarıdan girişi sağlayan ve bir kapı ile kapatılan ana sokaktan çıkmazlara dek hiyerarşik bir sokak ağı, iki komşu semtin evlerinin bitişik duvarları boyunca uzanan bir sınırdan oluşmaktadır. Mahalle sayıları kentin büyüklüğüne göre değişirdi. Cezayir'de 50, Tunus'ta 40, Kahire'de 100, Şam'da XVI. yüzyılda 29, Halep'te XVII. Yüzyılın sonlarında 72, Musul'da 35, Bağdat'ta 6114 ve Ortaçağ kaynakları, Osmanlı dönemi kaynaklarıyla modern araştışmalardan tespit ettiğimiz Urfa'da mahalle ismi 73'dür15.
Urfa mahallelerinin oluşum safhasını Tell Futur Tepesi'nin bitiş sınırında (Cumhuriyet İlköğ-retim okulunun alt tarafı) yer alan sahadaki Neo-litik yerleşim ile Neolitik bir yerleşim olduğu kuvvetle mühtemel olan damlacık tepesinde yer alan kale ve çevresindeki yerleşimi dikkate alı-rsak, Urfa mahallelerinin oluşumunu Neolitik dönemden başlatabiliriz. Urfa'daki mekan isim-lerinin bir kısmının tarihçesi İslam fethi önce-sine; önemli bir kısmı ise, İslam fethi sonrasına tekabül eder. Urfa'daki mahalle isimlerinden bir kısmını tarihlendirebiliyoruz. Bu isimlerden Ömeriye 7. yüzyıla, yani İslam fethine; bazı isim-ler ise, Zengi-Eyyübi-Akkkoyunlu dönemine; bazıları da Osmanlı dönemine tarihlenir. Urfa ve çevresinin İslam hakimiyetine girmesinden sonra (639/40) kentte birçok cami ve mescit inşa edilmiştir. Camilerle birlikte yerleşimler de açılmıştır. Yedinci yüzyıldan itibaren İslam dev-letlerinin egemenliğine giren Urfa'da 39 adet tarihi câmiden Eski Ömeriye Camii Dört Halife; Ulu Câmii ve Pazar Câmii muhtemelen Zengiler dönemine (XII. yüzyıl); Halilü'r-Rahman Câmii Eyyubîler dönemine (1211); Hasan Padişah Camisi ile Nur Ali Bey Camisi Akkoyunlular dönemine aittir. Bilindiği üzere Ortaçağ'da mabet ve yerleşim birlikte değerlendirdiği için, her açılan mabet beraberinde yeni bir yerleşimi de kurdurmuştur. Mesela Nur Ali Bey mahal-lesinin kuruluş serüveni, Nur Ali Bey'in 1404 yılında amcası Karayülük Osman tarafından Ruha valiliğine getirilmesiyle başlamıştır. Nur Ali Bey, Valiliği döneminde Urfa'nın Bey Kapısı mevkiinde, Nur Ali Mescidi'ni yaptırır. Bu mes-cidin bulunduğu mahalleye de “Nur Ali Bey” mahallesi adı verilir. Ayrıca kaynaklarımız ma-halledeki caminin yanına medrese ve bir külli-yenin de yapıldığını kaydetmektedir. İkinci örnek ise Hasan Padişah Mahallesi'dir. Akarbaşı mevkiindeki Hasan Padişah Camii'nin eski bir Sinagog üzerine inşa edildiği belirtilmektedir. Camideki en eski tarihli kitabe son cemaat yerin-deki mihrap üzerinde yer alır. Bu kitabede, ca-minin 902 (M.1496) tarihinde Sultan Selim Han devrinde Şeyh Abdulkadir oğlu Hacı Yakub tara-fından yaptırıldığı yazılıdır. Aslında bunun bir onarım kitabesi olması kuvvetle muhtemeldir. 1927 tarihli Urfa Salnamesinde caminin Akko-yunlu Sultanı Uzun Hasan tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir. Evliya Çelebi bu camiden “Sultan Hasan Cami” adıyla söz eder. Aslında kaynaklarımızdaki bilgiler değerlendirildiğinde Hasan Padişah Camisi 1404-1514 tarihleri ara-sında bölgeyi ellerinde tutan Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan tarafından yaptırıldığı görüşü ağır-lık kazandığı görülmektedir. Urfa'daki mahal-lelerden Nur Ali Bey mahallesi ve camisi Ur-fa'daki ortaçağ'dan kalma mahallelerin başında gelmektedir. Bu mahalle, Akoyunlu döneminde Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman'ın, Yağmur Beye vermiş olduğu Ruha şehrini ondan alarak yeğeni Nur Ali Beye teslim etmesinden sonra 16 oluşmuştur.
Kentin hafızasını oluşturan unsurlardan biri, hiç şüphesiz mekan isimleridir.
Urfa mahallelerinin oluşma ve adlandırılması mercek altına alındığında; dış kaleden şehre açı-lan kapılar, cami, türbe, medrese, imaret, şeyh-zaviye gibi şehrin kültürel coğrafyasını oluşturan unsurlar ile çarşı-pazar, han, hamam ve bedesten gibi şehrin ekonomi coğrafyasını oluşturan unsurlar Urfa şehrinin mahallelerine hayat ver-diği görülmektedir. Urfa'da mahalle alanları genellikle mescit, cami, kilise veya daha çok aynı ibadethanenin cemaat üyeleri ile onların aile-lerinin ikamet ettikleri mekanlardan oluşan yer-leşim birimleridir. Farklı dinden olanlar ya aynı mahallede veya aynı mahallenin ayrı bir bölü-münde oturmakta idiler17. Hatta Ticaret ve zan-aat erbabı için ayrı mahalleler de oluşmuştur18. Görüldüğü gibi kentin mahalleleri sınıfsal olarak değil, toplumdaki dînî ve etnik gruplara göre farklılaşmıştır. Mahallelerin kent içindeki topog-rafik konumlarından da bir saygınlık sıralaması kendini göstermekteydi19. İçkale çevresinde daha çok Müslim mahalleler yer almaktaydı. Mahallelerin içinde sınıfsal farklılaşma görül-müyordu. Değişik sınıflardan aileler farklı büyüklükteki konutlarda yanyana yaşıyordu20. Mahallenin bu şekilde oluşmuş olması kent ve hafıza kavramlarının yanyana gelişini de izah eder.
Mahallelerle ilgili bir başka hususta yüzölçüm ve nüfuslarının değişken oluşudur. Kahire'nin 71 haresi (mahallesi) içinde, Kavas'ın yüzölçümü 0.25 hektar iken, hattabiye 7,8 hektardır. Mu-sul'un 35 mahallesinden en küçüğü 1,71 hektar (Amu el-Bakkal mahallesi), en büyüğü ise 10,19 hektar ile Hazrac'tır. Kahire mahallelerinin orta-lama yüzölçümü 2,2 hektar iken Musul'da orta-lama yüzölçüm 5,23'tir. Mahallelerin ortalama nüfusu ise 1000 ile 2000 kişi olarak kabul etmek gerekir. Bu sayı 200 ile 400 aileye denk düş-mektedir21. Urfa mahallerine bakıldığında ise kentin en büyük mahallesi Bâb-ı Emîr mahal-lesidir. Kalenin doğu kısmında yer almaktadır. 1518 tahririnde22 204 hane, 15 mücerred23, 1523 tahririnde 213 hane ve 48 mücerred müs-lim yaşarken gayr-ı müslim ise 25 hane ile bir mücerredden oluşmaktaydı. 1566 tahririnde ise Müslim hane saysı 569'a, mücerred 295'e yük-selmiştir. Gayr-ı Müslim cemaatı ise 43 hane ve 14 mücerrede (230 kişi kadar) ulaştığı görül-mektedir. Bu son tahrirde Bâb-ı Emîr mahal-lesinin nüfusunun 3000 kişinin üzerinde olduğu anlaşılmaktadır. Urfa'nın Bey Kapısı (Bâb-ı Emir) ile Harran Kapısı arasında yer alan Bâb-ı Berriye Mahallesi; 1518'de 133 hane ve 15 mücerredden oluşan bir Müslüman cemaati ikamet ederken 1523'de bu sayı 250 hane ve 58 mücerrede yük-selmiştir. 1566'da ise aynı mahalle 317 hane ve 107 mücerrede yükselmiştir. Yaklaşık 50 yıllık bir zaman diliminde bu mahallenin ortalama nü-fusu 1200 kişi olmuştur. Urfa'nın Bâbü'l-Mâ ma-hallesi adını Halilürrahman Gölü'ne dökülen suyun şehre giriş kapısından almaktadır24. Bâbü'l-Mâ (Su Kapısı) dış surun güney batı ucun-da yer almaktadır25. Söz konusu mahallede, bu mevkide yer almaktadır. Mahallede 1518'de Müslim 144 hane ve 23 mücerred, 1523'te 140 hane 38 mücerred ikamet ederken, 1566 tah-ririnde hane sayısı 252'ye mücerredler ise 83'e yükselmiştir. Söz konusu mahallemizin yaklaşık nüfusu 1350'dir. Urfa şehrinin ikinci büyük ma-hallesi, Bâb-ı Harran mahallesidir. Söz konusu mahallemiz şehrin güneye Haran ilçesine açılan kapısının bulunduğu mevkide yer almaktadır. 1518'de 253 hanelik Müslim cemaati ile 22 mücerredi vardır. 1566'da hane sayısı 566'ya mücerred ise 220'ye ulaşmıştır. Şehrin gayr-ı müslüm nüfüsünun yoğunlukta yaşadığı mahalle ise Cemât'at-i Erâmine Mahallesi'dir. Bu mahalle 1518'de 300 hane ve 42 mücerred kalabalık bir nüfusu barındırmaktadır. 1523'te 304 hane ve 88 mücerrede yükselmiştir. 1566'da Cemât'at-i Erâmine mahallesi Bab-ı Berriyye mahallesinin bir bölümü olarak ifade edilmiştir. Bu tahrirde mahalle 827 hane ve 203 mücerrede ulaşmıştır. Bâb-ı Emîr mahallesindeki 43 hanelik grupla birlikte, şehirde toplam 870 hane gayr-ı müslim ikamet ettiği görülmektedir. Bu da 4.550 kişi kadar olduğu anlaşılmaktadır. Sur dışında teşek-kül etmiş olan Müslim Mağaracık Mahallesi ise 1518'de 48 hane, 1523'de 30 hane bir mücerred, 1566 kaydında ise yer almamıştır. Cemâ'at-ı Bîrûniyân adı verilen müslim mahallede ise 1523'te 96 hane ikamet ettiği görülmektedir26.
Osmanlı dönemi Urfa mahallelerini, Urfa san-cağının ilk tahririne göre (1518) tespit etmek-teyiz. Bu dönemde şehir Bab-ı Beriyye, Bab-ı Mâ, Bab-ı Amid, Bab-ı Emir, Bab-ı Harran ve Mağarcık adlı beşi Müslüman biri de Bab-ı Erâmina adı verilen gayr-ı müslim mahalleler bulunmakta idi27. 1523 ve 1566 yılı tahririlerinde ise Cemâat-i Bîrûniyân ile Cemâat-i Şeyh Çâkerî adı verilen mahallelerin adı geçmektedir28. Urfa'da Ortaçağ kaynaklarıyla Şer'iyye Sicillleri, Halep Salnamesi ve Kamil Bali'nin eserinden der-lediğimiz 73 mahalle ismi geçmektedir. Bu ma-halle isimlerinden bazıları şunlardır; Acem Bey, Ali Han Bey Camii, Arap Meydanı, Askeri (Askeriye), Çakeri (Çakerli), Esb Pazarı (At Pazarı), Feneriye (Kameriye), Kütiler, Gürz Mes-cidi, Hacı Yadigâr Mescidi, Haseki, Karaburç (Hazanoğlu), Helvacı Mescidi, Hüsniye, İmam Kulu, Kabziye, Kazgancı, Ketolar, Kolluk, Kud-beddin, Lekler, Merkezi Zokak'ül Beled, Meşari-kiyye, Narebci, Sarkıyye, Sehabiye, Şeh-benderiye, Sultan Bey, Taht-ı Mor, Toktemür, Tell Futur, Turasın, Tuzeken ve Zevakiye29. Bugün bu mahalle isimlerinden kaçı yaşamakta... İsimleri yaşamasa da bu tarihi mahallelerimiz hala ayak-ta. Her biri apayrı bir dönemin uzantısı. Her biri-nin ayrı ayrı hikayeleri, doğum tarihleri var. Bun-ları bilmek ve gelecek nesillere aktarmak gerekir. Urfa gibi onlar da tarihin bir parçasıdırlar. Mese-la Şehbenderiye mahallesi doğu-batı ticaretini organize eden Şehbenderlikler (İran ticaret kon-soloslukları) kentimize bir mahalle ismini ka-zandırmıştır. O da Şehbenderiyye Camisi ve ma-hallesidir. Bu yerleşimin tarihi ise 1908'dir. İran ticaret konsolosluğla başlayan sürec bir mahal-leyle sonuçlanmıştır. 20. yüzyılın başlarında Urfa'nın en büyük mahallesi Bıçaklı veya Bıçakçı mahallesidir. En küçük mahallesi ise Kenise-i Ke-bir mahallesidir.
Muhtelif Kaynak ve Belgelerde Urfa Mahalleleri
Arkeolojik Buluntular, Ortaçağ Kaynakları, Tah-rir Defterleri (1518, 1523, 1540, 1561), Urfa Şer'iyye Sicilleri, Halep Salnameleri (H. 12-58/1842, 1259/1843, 1262/1846, 1264/1848, 1265/1849, 1284/1867,1285/1868) ve Kamil Bali'nin eserinden derlenen Urfa Mahalleleri:
Urfa mahallelerinin toplam sayısı yıllara göre değişmektedir. Ortaçağ Kaynakları, 1518, 1523, 1540, 1561 Tahrir Defterleri, Urfa Şer'iyye Sicil-lerinde 55 mahalle; H. 1284 Halep Salnamesinde 50 mahalle, 1285 Halep Salnamesinde 40 ma-halle, 1286 Halep Salnemesinde ve Kamil Ba-li'nin eserinde 50 mahalle ismi geçmektedir. 1326 Halep Salnamesinde Urfa şehrinde 48 ma-halle mevcut olduğu belirtilmektedir. Bunlar büyüklük sırasına göre şöyledir. İhlasiye, Halil Rahman, İmamkulu, Ulucami, Pazar Camii, Hacı-hamza, Hekimdede, Çakiri, Hacıyadigar, Hüse-yinpaşa, Kanberiye, Karamusa, Müderris, Hüsey-niye, Haseki, Debbağhane, Sultanbey, Acembey, Alihanbey, Ömeriye, Askeri, Kırkmağara, Ka-zancı, Götüler, Lekler, Mevlüt Halil, Nur Ali ve Yu-suf Paşa31 mahalleleridir. Söz konusu eserlerde ortak isimler olduğu gibi farklı mahalle isim-lerine de yer verilmiştir32. Biz bütün eserlerde adları geçen mahalleleri toplu bir şekilde almaya çalıştık.
Bazı mahalleler her üç kaynakta geçerken, Hasan Paşa, Zimmiyan, Zokak'ül-Beled, Kızıl Camii, Korkmazlar, Hazanoğlı, Helvacı Mescidi, At Pa-zarı, Azli mahalleleri, sadece sicillerde. Kaba Mescidi, Kolluk, Sarkıyye, Sahabiye, Timur ve Ya-hudi mahalleleri sadece Salnamelerde. Ketolar ve Gürz veya Göz Kamil Bali'de geçmektedir.
B. MAHALLE GÖREVLİLERİ
Tarih boyunca mahalle, kentin temel idari bölgeleri olarak kabul görmüştür. Toplumdan topluma farklı adlarla ifade edilse de, her bölgedeki mahalle görevlileri hemen hemen aynı işlevleri görmekte idiler. Urfa mahallelerindeki görev-liler ile İslam dünyasının diğer bölgelerindeki mahalle görevlileri hemen hemen aynı görevleri yürütmekte idiler. Örneğin Tunus'ta muharrik adı verilen şeyhler mahallelerin başında bulunuyorlardı. Şeyhlerin yanlarında yadımcıları bu-lunmaktaydı. Bu yardımcılara Kahire'de Nakip, Halep ve çevresinde Kethüda denilmekte idi. Ayrıca kâtip adı verilen memurlarda mahallelerde çalışıyordu. Mahalle şeyhlerinin işlevleri, lonca şeyhlerinin kentin merkezinde üstlendikleri işlevle aynıydı. Genel anlamda, denetledikleri halka iktidarın emirlerinin tercümanlığını yapıyorlardı. Tunus'un şehir ve varoş şeyhleri, semt şeyhlerini toplarlar ve hepsi kendi mahallelerindeki gençleri kaydetmeye koyulurlardı. Temel ödevleri, mahallerinden vergi ve resimlerin toplanmasıydı. Örneğin Halep'te toplanan evamir-i sultaniyyenin pek çoğu, nüfustan semt semt alınan vergilerden oluşmaktaydı. Kent sakinlerinden istenen vergi mahallelere paylaştırılırdı. Her mahallenin vergisi, hane sayısına göre saptanırdı. Mahalle güvenlik ve düzenin korunmasında ana işlevi gören idari bölge idi. Gerçek bir saldırı karşısında, mahalle kapısının kapatılması tek başına koruyucu bir önlem değildi. Kapılar bir yeniçeri nöçbetçi noktasının da desteğiyle kapıyı bekleyen bevvap (kapıcı), kenteki karışıklıklar sırasında önemli bir gü-vence olarak görülmekteydi. Bu gibi durumlarda, mahalleler kapanıyor ve mahalleliden oluşturulan milisler (Tunus'ta bunlara “assa” denilmekte) gece boyunca nöbet tutuyorlardı. Gece kapı örtülür ve bekçi, mahallede oturanların ya da tanınanların dışında kimseyi içeri bırakmıyordu. Herhangi bir karışıklık ya da şüpheli bir durum vaki olduğunda kapılar kapanır, mahalle bütün gün ev ev aranırdı. Karışıklık, mahallenin ortak sorumluluğu olarak değer-ledirildiği için mahalleli iktidarın kendilerini cezaya çarptıracağı endişesiyle olaylardan sakınmak zorunda idiler. Bu da mahallenin meslek loncaları gibi, iktidarla halk arasındaki çarkın önemli bir dişlisi olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu görevliler yetkili makamların kent nüfüsunu yakından denetlemelerine katkı sağlıyorlardı33.
Urfa'da da aynı durum geçerliydi. Şehir kapıları Harran, Samsat, Bey Kapısı, Batı kapıları açılmadan kolcu (bevvap=nöbetçi) şehirde herhangi bir vukaatın olup olmadığını sorar, eğer bir problem yoksa kapı açılır ve sur dışında bekleyenler içeri alınırdı. Şehirde bir suç işlendiği beyan edildiği takdirde, kolcu şehir kapılarını açmayıp, bütün evleri tek tek arar, sorumlular tespit edildikten sonra, ancak kapılar açılırdı34. Urfa'da şehir kapılarının güvenliği inzibat örgü-tünün denetiminde idi. Urfa şehir kapılarında nöbet tutan kolcular da şehirdeki inzibat örgü-tüne bağlıydı. Aslında Ortaçağ'da Şurta olarak ifade edilen bu görevliler, Ortadoğu ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bölge-lerde farklı isimlerle anılmışlardır. Tunus, Cezayir ve Kahire'de mizvar olarak ifade edilmekte idi. Bu görevlinin yetkileri hem gündüz, hem gece geçerliydi. Emrinde özel bir muhafız birliği vardı ve gece devriyesi yapmakta idiler. Geceleri görevli birliğin başında subay veya kolcubaşı bulunmakta idi. 15 kişiden oluşan bu birlik geceleri fener taşımaktaydılar. Hatta Raymond Yahudilerin fener taşıma haklarının olma-dığını belirtmektedir. Onlar ellerinde ya bir mum ya da bir kandil bulundurmaları gere-kiyordu35.
a. Mahalle İmamları
1245 (1829) senesinde muhtarlık teşkilatı kurulana kadar mahalle yöneticisi olan imamlar, kâdının bir nevi temsilciliğini yapıyorlardı. İmamlara mahallenin idaresinde müezzin ve mahalle kethüdası36 gibi görevliler de yardımcı olmaktaydılar37. İmamlar mahallenin düze-ninden, halk arasındaki ahenk ve barıştan sorumlu idiler. Devletin tespit ettiği kıyafet-lerden başkasının giyilmesinden yine imamlar sorumlu tutulmaktaydılar. Mahalledeki bir kı-sım beledî ve zabıta işleri de mahalle imamları tarafından yürütülmekteydi. Nüfus kayıtları, doğum-ölüm, evlenme-boşanma gibi işlemler de imamlar vasıtasıyla yerine getirilirdi. Mahalleye gelip gidenler, mahalle halkını rahatsız edecek şekilde uygunsuz davrananlar, içki içip sarhoş olanlar, cemaatla kılınan namaza gelmeyenler, alenen oruç yiyenler vs. gibi dinî emirleri yerine getirmeyenler, imamlar tarafından araştırılır ve gerekli tedbirler alınırdı38.
İmam, mahallede yardımlaşma sandığından da sorumluydu.
Mahalle halkı tarafından biriktirilen “Avarız akçası” denilen bir nevi yardımlaşma sandığı imama teslim edilirdi.
Bu parayla mahalledeki hasta ve fakirlere yar-dım yapılırdı.
İmamlar bu parayı çalıştırır ihtiyaç hasıl olduğunda ise, fakirlere yardım yaptığı gibi, cami ve mescidin ufak-tefek ihtiyaçlarını da karşılardı. Avarız vakıfları ile mahallenin yol, köprü, kal-dırım tamiri, çeşme yapımı, su yolları tamirleri gibi beledî hizmetleri görülmekteydi39.
İmamların belki de en önemli görevleri mahallede kefilsiz oturanlar ile beş seneden az kalanların araştırılıp çıkarılması idi40. XVI. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğun bir şekilde köyden şehre göçler başladı.
Devlet ihtiyaç olmadan yer değiştirmeleri önlemek, üretim ve vergi gelirlerinin düşmesine mani olmak istemiştir.
Bu nedenle birçok kanunnâmeyle sipahiye, başka köylere yerleşen ya da en yakın kente taşınan köylülerin geri getirilme hakkını tanımıştır. Bazı vilayetlerde yerel idareciler bu hakkı, 10, 15 yıl içinde kullanabilirken bazı yerlerde bu, 20 yıldı. Köylünün asıl köyüne dönmeye zorlanamadığı durumlarda da sipahi, tarımdan vazgeçip başka işlerle uğraşan köylülerden “çiftbozan akçesi” adı verilen vergiyi alırdı. 1641. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı köylüsünün son derece hareketli olduğu dönemdir.
Düzeni koruma adına, hem göçerler hemde köy-lülerin göçlerine resmi sınırlamalar getirilmiştir.
Tımar sahipleri de kâdılara başvurarak belli bir kente yerleşmiş birisinin aslında köylü oldu-ğunu kanıtlamaya çalıştığı ve bu kişinin ya çift bozan akçesi ödemesini ya da toprağına dön-mesini istediği olurdu42. Aksi durumda göçmenin ayrıldığı köyün halkı, bu kişinin köyden toplu olarak alınan vergi ödemesine katkıda bulunmasını isteyebiliyordu.
Tımar sahibinin geri istediği göçmen, kentte 15 yıl (ya da yasal süre boyunca) oturduğunu kanıtlamak için tanık göstermek zorundaydı. Yazılı kanıt gerekmiyordu. Toplum tarafından iyi tanınan iki müslümanın tanıklığı yeterliydi. Bu durumda bir mahallede birkaç yıldır oturan ve komşularını rahatsız edecek bir şey yapmamış birisinin, yasal süreyi doldurmamış da olsa, istediği tanıklıkları bulmasına imkan sağlıyordu. Aslında mahalleli de köylüler ile göçe-belerin mahalleye göçlerine avârız-ı diva-nîye'nin kendi payına düşen kısmını düzenli ola-rak ödeyebilecek göçmenleri, seve seve kabul edip, onlara tanıklık etmekte idiler. Avârız köylerden ve kent mahallerinden toplu olarak alındığı için, vergi yükünü paylaşacak bir kişinin daha gelmesi komşular tarafından genellikle iyi karşılanırdı.
Kaynak: Abdullah EKİNCİ

KAN


KAN

Tek damlası bile değerli olan, damarlarımızda taşıdığımız kan hakkında neleri biliyoruz, ya bilmediklerimiz.... Vücut ağırlığının % 7- 8'ini kan oluşturuyor. Tek bir damlası bile birçok konuda etken. Çeşitleri karakterimizi belirliyor, özelliklerinin değişmesi hastalıklara yol açıyor.
Dikkat kan aranıyor! Radyolardan sık sık duyduğumuz bir anons bu. Belki, o anda bunun önemini düşünmeyiz ama, en basitinden bir yerimiz kanadığında damlayan kanın ne derece değerli olduğunu anlarız. Hepimizin de bildiği gibi, kan vücudumuzdaki en önemli yapı taşlarından biri...

Damarlarımızda dolaşan ve birçok hayati fonksiyonu bulunan bu kırmızı renkli sıvının en önemli görevi hücrelere oksijen taşıması...Ayrıca hayati önemi olan maddeleri hücrelere taşıyor ve zararlı olan metabolizma artıklarının dışarı atılmasını sağlıyor.

Bir yetişkinde, vücut ağırlığının % 7-8' ini kan oluşturuyor. Ancak bu miktar kişinin ideal kilosu üzerinden hesaplanıyor. Yani sizin mevcut kilonuzun % 7-8 i kadar değil olmanız gereken ideal kilonun % 7-8 i kadar kan taşıyorsunuz.
Çocuk doğduğu zaman ilk hafta içindeki hemoglobin miktarı 100 mililitrede 17-18 gr, sonra 11-12 gr oluyor. Sağlıklı, yetişkin kadınlarda 12-14 gr, erkeklerde 14-16 gr miktarında görülüyor.

Vücudumuzdaki alyuvarların % 1'i hergün yenileniyor. 1 milimetreküp kanda bulunan alyuvar sayısı kadınlarda 4,5-5 milyon, erkeklerde ise 5- 5,5 milyondur. Aynı miktarda kanda, akyuvarların miktarıysa 4.000-11.000 arasındadır.
1 milimetreküp kanda bulunan trombositler ise 150-400 bin arasında değişiyor.
A, B, AB ve O olmak üzere 4 çeşit kan grubu vardır. Bunlar da Rh pozitif (+) ve negatif (-) olmak üzere 2 gruba ayrılırlar. Beyaz ırkın yüzde 85'i Rh +, yüzde 15'i ise Rh (-) tir.

IŞIK OLMAK


IŞIK OLMAK
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine ‘Evet efendim’ diye cevaplar. Profesör devam eder.
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve ‘Bir soru sorabilir miyim profesör’ der. Profesör sorabileceğini söyler. Öğrenci ‘Soğuk var mıdır’ diye sorar.
Profesör; ‘Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır’ di ye cevaplar. ‘Sen hiç soğuktan üşümedin mi?’
Öğrenci ‘Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıkları mızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir’ der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık old uğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir. Öğrenci itiraz eder.
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör kürsüdeki yerine çöker Öğrenci kim mi? Albert Einstein.

İNSAN OLMAK


İNSAN OLMAK
Insan, biraz çocuk olmali, bir balon gordugunde istiyorum diye tutturup aglayabilmeli.
Insanin bir annesi olmali etegini çekistirebilecegi,
Insan, yolda yürürken biraz da etrafina bakmali degisik hayatlari gormek için...
Insan, gecenin bir vakti yatagindan firlayip seni seviyorum diye bagirmali!
Insan, sabah uyandiginda yataginin basucunda bir gül ile bir not bulmali: "Uyandirmaya kiyamadim... "
Insan, heyecan duymali yeni gunun getirdigi isiklar icin...
Insan, sinirlenmeli, kavga etmeli inandigi degerler icin.

Insan, arada asik olmali sonunda aci oldugunu bilerek...
Insan, bazen de sarhos olmali, bir turku tutturup sokaklari arsinlamali.
Insan, anlamsizca beklemeli telefonun calmasini, belki arayan odur diye...
Insan, efkarlanmali tabi biraz da; belki hic olmayacak seylere sirf efkar olsun diye...
Insan, ara ara kocaman olmali dunyalar kadar; herkesi kucaklamali.
Insan, bazen kendi olmali bazen herkesten bir parca...

Insan bazen de aptal olmali inanmak istedigi seylere inanmali.
Insan, gercek olmali ruya gorebilmek icin...
Insan, olmeli zamani gelince; ama "zamani" gelince...
Velhasil guzelim, insan olmak zor zanaat...

6 Aralık 2009 Pazar

İYİLİKLER DUMAN, KÖTÜLÜKLER ATEŞ GİBİDİR !..




İyilikler duman, kötülükler ateş gibidir!
Dumanın zararı olmaz lakin kötülüklerin başı ateştir, her zaman yakıcıdır her zaman yıkıcıdır.
Toplumda her insan kendi meşrebince iyilikler ve kötülükler yapar, kimi bunu az, kimi çok yapar. Belki de en fazla şikâyetçi olduğumuz konu da bu;
“İyilik yaptım ama karşılığında kötülük buldum” meselesidir.
Oysa bu iyilik- kötülük kavramı her dinde vardır hatta ilkel dinlerde bile var olan bir olgudur.
Dünyanın kuruluşundan bu yana da bu olgu hep var olagelmiştir.
Habil Kabil’li öldürdüğünde, siz zannediyor musunuz ki, Kabil’in Habil’e bir kötülüğü vardı da tutup onu öldürdü ilk katil oldu!
Unutmayalım ki yaratıcı İnsanı hem iyilik melekeleri ile hem de kötülük melekeleriyle donatmıştır. İnsanın bu yönde hangi yanı ağır basarsa, hayatı boyunca toplumda onu tatbik etmeye çalışır. İyilikse iyilik, kötülükse kötülük yani…
İnsan bir fanustur. İyilik yaptığı sürece etrafına ışık verir, kötülüğe kaydıkça kendini karanlığa mahkûm eder, etrafını karanlığa mahkûm eder.

İYİLİKLER DUMAN, KÖTÜLÜKLER ATEŞ GİBİDİR !..

İyilikler duman, kötülükler ateş gibidir!
Dumanın zararı olmaz lakin kötülüklerin başı ateştir, her zaman yakıcıdır her zaman yıkıcıdır.
Toplumda her insan kendi meşrebince iyilikler ve kötülükler yapar, kimi bunu az, kimi çok yapar. Belki de en fazla şikâyetçi olduğumuz konu da bu;
“İyilik yaptım ama karşılığında kötülük buldum” meselesidir.
Oysa bu iyilik- kötülük kavramı her dinde vardır hatta ilkel dinlerde bile var olan bir olgudur.
Dünyanın kuruluşundan bu yana da bu olgu hep var olagelmiştir.
Habil Kabil’li öldürdüğünde, siz zannediyor musunuz ki, Kabil’in Habil’e bir kötülüğü vardı da tutup onu öldürdü ilk katil oldu!
Unutmayalım ki yaratıcı İnsanı hem iyilik melekeleri ile hem de kötülük melekeleriyle donatmıştır. İnsanın bu yönde hangi yanı ağır basarsa, hayatı boyunca toplumda onu tatbik etmeye çalışır. İyilikse iyilik, kötülükse kötülük yani…
İnsan bir fanustur. İyilik yaptığı sürece etrafına ışık verir, kötülüğe kaydıkça kendini karanlığa mahkûm eder, etrafını karanlığa mahkûm eder.

DEĞİŞEN SİZİN KALBİNİZ

Bir padişah, bir iki vezirini ve diğer erkandan birkaçını yanına alarak payitahta (başkente) yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı Payitahttan ayrılıp bir kaç saatlik bir yol katettikten sonra yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler Olgunlaşmış, tam kıvamını bulmuş olan narlar insanın iştahını kabartıyordu Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanına çağırdı sordu:
- Bu güzel nar bahçesi kimin?
- Bu nar bahçesi benimdir efendim, babamdan miras kaldı
- Oğlun, uşağın var mı?
- Allah bize oğul uşak vermedi efendim, bir karı kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz
- Peki ben de bu ülkenin hükümdarıyım, şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek
İhtiyar "başüstüne" dedi ve hemen gidip bah çe içindeki kulübeden kalaylı, tertemiz bir tas getirdi En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı İki nar tam bir tası doldurdu Padişah içti ve
çok beğendi Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı İhtiyar çif çi padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti Padişah ve adamları bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular Yolda şeytan padişahın kafasını karıştırmaya başladı "Madem birer ayakları çukurda olan bu yaşlı karı-kocanın mirasçıları yok, ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini, karşılığında bir kaç kuruş verip de bu bahçeyi ellerinden alayım" diye düşündü Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi Sabahkine hiç benzemiyordu Sordu:
- Baba ne oldu böyle, bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil
- Aynı nardan evlat, aslında tadında da bir değişiklik yok, asıl değişen sizin kalbiniz Tebaanızın malına göz koydunuz, bunun için de narların tadı değişti.

CÖMERTLİK, DOSTLUĞUN EN PARLAK NİŞANIDIR



Bir zamanlar bir köylü bir medresenin kapısını çaldı. Kapılara bakan talebe gelip kapıyı açtığında köylü ona nefis bir salkım üzüm uzattı. “Bunlar benim bağımın en güzel üzümleri. Size hediye olarak getirdim.” “Teşekkür ederim” dedi talebe. “Onları hemen hocamıza götüreceğim. İkramınızdan çok memnun olacaktır.”
“Hayır, hayır” diye atıldı köylü. “Ben bunları sana getirdim.”
“Bana mı?” Talebenin yüzü kızardı. Böyle güzel bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyordu.
“Evet!” diye ısrar etti köylü. “Çünkü ne zaman bu kapıyı çalsam onu sen açıyorsun. Ne zaman ürünlerim kuraklıktan kırılsa, bana hergün sen yiyecek ekmek veriyorsun. İnşallah bu üzüm salkımı da sana güneş ışığı gibi ılık ve yağmur gibi güzel İlâhî rahmeti getirir. Çünkü, bak, ne güzel yaratılmışlar.”
Talebe o sabahı üzüm salkımını tefekkür ederek geçirdi. Üzümler sahiden de harika yaratılmışlardı. O yüzden salkımı hocasına ikram etmeye karar verdi. Çünkü kendilerine ilim ve hikmeti öğreten oydu.
Hoca, talebenin bu ikramıyla çok mutlu oldu. Ama sonra hemen medresedeki hasta talebesini hatırladı.
“Üzümleri ona hediye edeyim. Kimbilir belki onlarla sevinir ve daha çabuk şifa bulur.”
Düşündüğü gibi de yaptı. Ama üzümler hasta talebenin odasında da fazla kalmadı. Hasta talebe şöyle düşünmüştü:
“Medresenin aşçısı beni günlerce en iyi yemeklerle besledi. Eminim bu üzümleri o daha çok hak ediyordur.”
Aşçı ona öğle yemeğini getirdiğinde, üzüm salkımını ona hediye etti:
“Allah’ın yarattığı sebze ve meyve gibi harikalarla en yakın olan sensin ve dolayısıyla da bu İlâhî sanat eseriyle ne yapılacağını en iyi sen bilirsin.”
Aşçı üzümlerin güzelliğine hayran olmuştu. Bu üzümlerin güzelliğini ve harikalığını kimse kitaplardan sorumlu talebeden fazla takdir edemezdi. O, tefekkürüyle ve ince düşünüşüyle medresede şöhret kazanmış bir gençti.
Üzümleri görür görmez en küçük şeyde bile İlâhî sanat ve nakışların en yüksek derecede yansıyabileceğini derinden kavradı o talebe de. Yüreği bu sanatın ve güzelliğin Sahibine sevgiyle doldu. Tam bu sırada, medreseye ilk geldiğinde kendisine kapıyı açan talebeyi hatırladı. Şefkatiyle, tevazuuyla, sevecenliğiyle, sıcaklığıyla benzer duyguları yaşamasına vesile olmuştu o arkadaşı da.
Ve böylece daha akşam olmadan, çiftçinin medreseye getirdiği üzüm salkımı kapıya bakan talebeye geri dönmüştü bile.
İşte o zaman bu talebe bu üzümlerin gerçekten de kendi kısmeti olduğunu anladı. Ve birşeyi daha anladı. Cömertlik dostluğun en parlak bir nişanıydı.

ARKADAŞLIĞIN CENNETİ


Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir trafik kazasında birlikte ölmüşlerdi. Hikaye bu ya, gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın… Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu: “Afedersiniz! Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Burası cennet efendim!” Adam bunun üzerine sevinçle, “Harika!” dedi. “Peki, bana biraz su verebilir misiniz? Çok susadım da!” Kadın cevap verdi: “Elbette efendim, içeri girin. İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz.” Böylece adam köpeğine, “Haydi içeri giriyoruz!” diyerek kapıya yürüdü ama kadın onu birden durdurdu: “Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Hayvanları içeri almıyoruz!” Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi yönünde yürümeye koyuldular. Bir müddet geçtikten sonra kendilerini bu defa tozlu ve çamurlu bir yolda buldular, yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Afedersiniz! Bana biraz su verebilir misiniz?” Dede, “içeri gel!”dedi, “Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var.” Adam tekrar sorar; “Peki, arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi?” Dede, “Tabi” dedi. “Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın.” Bunun üzerine adam kapıdan girdi, biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden, köpekte oracıkta ki kâseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler. Derken adam girişte bekleyen dedeye sordu: “Su için çok teşekkür ederim. Peki burası neresi?” Dede, “Burası Cennet!” dedi. Bunu duyan adam şaşırdı: “Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler?” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?” dedi ve devam etti “ama orası cehennem!” Adam iyice şaşırmıştı: “Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz?” Dede gülümsedi: “Kızmıyoruz. Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları cennetten uzak tutuyorlar.”

PARMAK İZLERİNDEKİ KİMLİK




Parmak en uç boğumundan tırnak dibine kadar olan bölgedeki şekillerin bir zemin üzerinde bıraktığı ve kendisine has karakteristik özellikleri bulunan izlerdir. Parmak uçları dikkatli bir şekilde incelendiğinde parmağın iç yüzeyinde belli aralıklar ile ve farklı şekillerde değişik desenler görülmektedir. Kabartma bir görünümde olan bu çizgilere "Papil" denilmektedir ve parmak izleri bu papillerden oluşmaktadır. Yine parmak uçlarında bulunan ter ve sıvıların dışarıya çıkmasının sağlayan "Por" delikleri vardır ve buradan çıkan sıvı parmakların devamlı nemli olmasını sağlar ve böylece de kişinin her dokunduğu pürüzsüz yüzeylere parmak izlerini bırakmasını sağlar.
İnsan mucizesinin hala daha günümüzde bile daha tam çözülemeyişinin sonucu olarak parmak uçlarımızdaki papillerin ne işe yaradığı konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunların arasında eşyaların tutulmasının kolay hale getirmek ile parmaklarımızın pürüzsüz olmaları durumunda da yıpranmalarını engellemek şeklinde belirtilirken bilim adamları por deliklerinin, vücudun soğumasında önemli bir rol oynadıkları, yani bir nevi vücudun havalandırma görevini yaptığını yönünde kabul görmektedir.
Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:
“Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden)
düzene koymaya güç yetirenleriz.„ (Kıyamet Suresi, 4)
Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir. Şu an Dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirinden farklıdır.
İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.


Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere, her insanın parmak izi kendine özeldir. Başka bir değişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.

KAÇ TİP İNSAN VARDIR



Dört grup insan vardır
Bilgi yönünden insanlar dört gruba ayrılır:

1- Bildiğini bilen,
2- Bildiğini bilmeyen,
3- Bilmediğini bilen,
4- Bilmediğini bilmeyen.

Bildiğini bilen: Böyle kimseler makbuldür. Kendinden emindir. Cesurdur, bir çok işi başarır. Bir arkadaş var. Bilgisayar dahil, “Her aleti çalıştırabilirim, çünkü bunu da benim gibi bir insan yapmıştır” diyor ve kendinden emin olduğu için de başarabiliyor.

Bildiğini bilmeyen: Böyle kimseler ikaza muhtaçtır. Çekingendir. Ben bu işi başaramam diye korkar. Gerekli ikaz yapıldığında o işi rahat başarır. Mesela yine bir arkadaşım var. Bilgisayardan anlamam, o bana konuşmaz dedi. Yanına bir otur dedim, patlar, çatlar diye cesaret edemedi. Israr ettim, “Bunun bilgi ile, kültür ile ilgisi yok. Azıcık cesaret yeter” dedim. Şimdi bilgisayarı rahat kullanıyor.

Bilmediğini bilen: Böyle kimseler haddini bilir. Her şeye burnunu sokmaz. Kendi işi ile meşgul olur. Böyle kimseler her zaman takdir görür.

Bilmediğini bilmeyen: Böyle kimseler hem kendine, hem topluma zarar verir. Hem bilmez, hem de bilmediğini bilmez. Yani hem kel, hem foduldur. Her şeye burnunu sokar. Burnu da pislikten kurtulmaz.

Kendileri ile ilişki kurmak yönünden insanlar dörde ayrılır:

1- Tavşan pisliği gibi olanlar.
2- Gıda [besin] gibi olanlar.
3- İlaç gibi olanlar
4- Hastalık gibi olanlar.

Tavşan pisliği gibi olanlar: Ne kokar, ne bulaşır. Hiç kimseye yararı ve zararı dokunmaz. Varlıkları ile yoklukları arasında fark olmayan kimselerdir.

Gıda gibi olanlar: Herkesin her zaman ihtiyaç duyduğu kimselerdir. Böyle kimseleri arayıp bulmalı, bulunca da, kaybetmemek için gerekli tedbirleri almalıdır.

İlaç gibi olanlar: Ancak ihtiyaç zamanında işe yararlar. Böyle kimseleri de ihmal etmemelidir.

Hastalık gibi olanlar: Bu tip insanlara hiç ihtiyaç olmaz. Fakat, kendileri insanlara musallat olurlar, bulaşırlar. Bunlardan kurtulmak için, müdara etmek gerekir.

YORUM:
İnsan taklidi yapan, insanlıktan nasibini alamayan, insanlıktan çıkmış olan, piknik tip, atletik tip, tipitip çeşit bol.. Say say bitmez. İnsanlar her zaman tipleri artan bir canlıdır. Gittikçe de mutasyona uğruyor. Gerçi insanın beş parmağının bile izi aynı olmazken tip tip ayırmak ve onu saymaya hangi zeka yetişir…

BİR KADIN GİTTİĞİNDE...




Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur. Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler,
özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker "sarıkız".
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz
Değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir
Koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; Bir ağır işçi, bir
temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde...
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar
yetim kalır.
Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz, Annesi gitmiştir "geç kalma"nın.
Kadınlar,arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında Ve bir kadın gittiğinde
pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında...


Kaynak : Bekir COŞKUN

GİTMESEYDİN EĞER




Bu sabah başlamalıyım seni unutmaya. Önce gözlerinin yeşilinde saklanan ve beni her baktığımda ayrı diyarlarda dolaştıran, uçurum ürpertisi, cennet sohbeti, su yeşili, ömrümün gördüğü en güzel gözlerini unutabilmeliyim.

Sonra en firari gönlümün yüreğinle yolculuğu, uyanamamış sabahlarımız, uyanamamış gecelerimiz...

Biz seninle kaç kişiydik sevgili? Daha kaç kişi olurduk gitmeseydin yüreğimden? Bu kalabalık korkuyu kalbimin sokaklarına bırakmasaydın eğer. Kendi küllerimi savurur gibiyim hayatın rüzgarına ve yokluğunu soluyan göz yaşlarımsın şimdi.

Nicedir görünmez oldu yanağımdaki tek gamze. Gülüşlerim hep sende kadı. Şimdi birer hatıradan geriye kalan tebessümler beni teselli etmiyor.

Mavi yalnızlığım benim, kurtarılamayan çığlığım, anılarım, acılarım benim. Tesellisiz bir günce tutuyor ruhum sanki. Sanki renkli kanatlarıyla kelebekler kaçıyor açtıkça sayfaları, gitgide tenhalaşıyor içimdeki umut artık.

Kendi sularımda buğuluyorum, kendi yalnızlığım derinlik sebebim oluyor bir bilsen. Bu da ne senden ne de aşkımdan, sadece ve sadece benden...

İpek bir kefen giymiş geçmişin takvimi yapraklarında sonbahar kırıntıları var. Tek el ateş etmeye hazır bir hasretim var yüreğimde, ta şurada çok yakınımda. Mavi yalnızlığım benim, kurtarılamayan çığlığım, anılarım, acılarım benim.

Canım çay istemiyor artık. Şah damarı kanıyor şiirlerimin. Çapraz ateşlerde vuruyor şarkılar beni. Mahcup oluyorum sağalmayan duygularıma.

Karanlığa ışığı değil; ışığı karanlığa tanıştırdım ben. Dargın meleğin masal rengi bulutunu aldın elinden. Gittiğini söylemesen olmaz mıydı? Ağlarımı dağlara attım balıklar okyanusa varsın diye. Balıkçıları zıpkınına gül taktım martılara atsın diye.

Şiirlerimi kelime kelime uçurdum ardından. Kederli kederli bir yemyeşil rüzgarın peşinde takıldım sana ulaşabilmek için; ama nafile kasırga oldun gittin ve gittin. Giderken buse kondurmazsan olmaz mıydı? Mavi yalnızlığım benim, kurtarılamayan çığlığım, anılarım, acılarım benim.

Semahındayım seni unutmadan, dönüyorum. Göçmeniyim adresinin, dönüyorum. Kaçıncı ölümü bu ömrümün, dönüyorum. Seninim dönüyorum. Bu sabah seni unutmaya başlamak için yeniden ölüyorum. Gidiyorum bu diyarlardan başka aşklara dirilmek için.

Senden gidiyorum başka yüreklerde var olmak için sevdaları çoğaltmak için gidiyorum. Her şeyimi geçmişte bıraktım. Geleceğe gidiyorum yeni umutlar için. Benden çaldığın baharı diriltmeye gidiyorum sana inat.

Kaynak: Ali TUTLUOĞLU

DÜNYANIN DÜĞÜNÜ VAR



BAĞLAR, BAHÇELER ÇEYİZ HAZIRLIYOR

Cenâb-ı Hakk buyurdu ki: “Çiçekleri boya, fırça olmadan boyadık. Onlara güzel kokular bağışladık.” “Yeryüzünün bütün sırları, İlkbahar mevsiminde kendini gösterir, meydana çıkar. Kış mevsiminde ölenler tekrar dirildiler. Artık kıyameti inkar edenlere itibar kalmadı”
Hz. Mevlânâ

Her biri ayrı ayrı makamlarda öten kuşların, renk renk, çeşit çeşit çiçeklerin, sıcak güneşli günlerin, doğanın dirilişinin gizli habercisi olan soğuk kış günlerini, çiçek çiçek, lâpa, lâpa yağan karları, gerilerde bıraktık. Şimdi gönül bahçemizde açılan yeni goncalarla vuslat heyecanını yaşıyor büyük ümitlerle İlkbaharın keyfini çıkarıyoruz. Sıcak yaz günlerinde neler yapacağımızı düşünürken bir yandan da çeşitli tatil hayalleri kuruyoruz.
Canlanan doğanın heyecanı, sevinci, kâinatın en önemli bir parçası olan insanların da, rûhlarında farklı bir coşku ve yaşama sevinci yaratmaktadır. Bu dünya değirmeninde bir avuç ilâhi buğday olan insanın, hakiki mânâda rûhunun derinliklerinde yaşadığı bahar heyecanını ve coşkusunu, herkes kendi anlayışı ve idrâki içerisinde en iyi şekilde yaşayabilmek için gayret göstermektedir.
Soğuk kış günlerinin veda edip, İlkbahar’ın büyük bir sevinçle bizlere merhaba demesiyle birlikte her yıl görsel ve yazılı medyada da çeşitli uyarıcı yayınlar başlar. Çok değerli uzmanlarımız bahar mevsiminin insan psikolojisi üzerinde çok büyük etkileri olduğunu, bu konunun önemini, dikkat edilmesi gereken hususları, uzun, uzun anlatırlar. Yiyeceklerimizi, içeceklerimizi, giyeceklerimizi, tüm insani duygularımızı en iyi şekilde yönlendirmeye çalışırlar.
Bu yapılan uyarılara katılmamak baharın gelişini ciddiye almamak elbette mümkün değil. Birçoğumuzun normal bir mevsim değişikliği olarak kabul ettiği İlkbaharda ki bu dirilişi, gönül gözüyle izleyerek canlanan her zerrenin hakikatini gören, onlardan gelen ilâhi sesleri duyarak büyük bir heyecana kapılan Hz.Mevlânâ’da bu ilâhi coşkunlukla, Mesnevi’de, Divân-ı Kebir’de bahar mevsiminde gizlenen ilâhi sırları açıklamış; Dîvân-ı Kebir’de elliden fazla baharla ilgili gazel söyleyerek, hakiki mânâda gönlümüzün, rûhumuzun baharını yaşamanın yollarını bizlere en açık bir şekilde göstermiştir.
Hz.Pir’imiz; Mevsimlerin kraliçesi olan bahara karşı daha fazla duyarlı olmamız, tabiatın dirilişine biraz da mânâ gözüyle bakmamız, yeşeren her canlının bize sevgiliden haberler getirdiğini unutmamamız için, her zaman ki ilâhi coşkunluğuyla bizleri uyarmıştır. Çiçeklerle süslenmiş her bahar dalını, sevgiliden haberler getiren bir dost olarak tasvir ederek, bu değerli dostun, O eşsiz sevgiliden getirdiği haberleri de, ledünni bir şarap olarak bizlere ilâhi bir şiir demeti şeklinde, Dîvân-ı Kebîr’inde ve Mesnevi’de sunmuştur.
Hz.Pir’e göre yaratılan her şey canlıdır ve kendi lisan-ı halleri ile insanoğlunu Hakk’a davet etmektedirler. Bahar mevsiminde ise bu davet çok açık ve net olarak herkesin anlayacağı, göreceği bir şekilde yapılmaktadır. Baharla birlikte topraktan başını kaldıran her canlı hiç bir ayrıcalık yapmadan tüm insanlık âlemine Hakk’a giden yolların kapılarını açarak, onlara geldikleri yerlerin hikmet dolu sırlarını anlatırlar. Hz.Pir’imiz konuyla alâkalı olarak Dîvân-ı Kebir ve Mesnevide bulunan çeşitli beyitlerde şöyle buyurmuştur:
“Toprak emindir ona ne ekersen hâinlik etmez ektiğini fazlasıyla biçersin fakat; Bahar mevsimi Cenâb-ı Hakk’tan ferman getirmedikçe toprak içindeki sırları asla dışarı vurmaz” [1]
Önceleri “Kış mevsimi geldi yaprakları döktü diye şikayetler ediyordun. Şimdi kalk da gül bahçesine gel! Bahar’ın gelişiyle kış mevsiminin nasıl bozguna uğradığını, kaçıp gittiğini gör! Gök gürlemesinden davul seslerini duy! O sesler “Dünyanın düğünü var; bağlar, bahçeler çeyiz hazırlıyor” demek istiyor. Gel, gel de pâdişahın meclisini gör; toprağın nasıl neşelendiğini, güldüğünü seyret !”[2]
“Geçen sene kış mevsiminin korkusundan kaybolup giden yeşilin güzelleri, güller, reyhanlar, şebboylar, karanfiller ve daha sayılmayacak kadar çok çiçekler sanki kıyamet koptu da yeniden dirildiler. Bu sene hepsi de yüz kat daha güzel, daha hoş kokularla geldiler. Gül yüzlü güzeller ötelerden, yokluk âleminden oynaya oynaya geldiler. Bu gelişten gökyüzü memnun oldu da, onların ayaklarına yıldızlar serpti” [3] “Bahar mevsimi gelip de her şey yeniden canlanınca benim gönlüm çiçeklerle süslenmiş her dalı, gizli sevgiliden haberler getiren bir dost olarak görür de, sevgilimin vûslatını arar, sevgilime doğru koşar gider” [4] “Baharın getirdiği sevgi havası ile bir çok yılanlar, birbirine yâr olur, Gül dikenle barışır, dost olur. Allâh’ın lütfû, ihsanı, bahçeyi güllerle, çiçeklerle süsler, ihtişamlı bir padişah haline getirir. Her an bahçeden elçi gibi bir hoş koku gelir de; “Ne duruyorsunuz; İlkbahar geldi; dostları bahçeye çağırın !” diye seslenir. Bahçe içten içe kendi sırrını, kendinde bulunan gizli kuvveti sürükler; yürür, gider, yol alır da sana derki : “Ey insan ! Sen de içten içe yol al. Sende gizli bulunanı bul, ona doğru yol al da, sen de canlan, senin de canına can gelsin” Her fidanın sırrı toprağın içinden baş kaldırır yücelir. Göklere doğru yükselen, boy atan mi’rac eden ağaçlar, sanki bahçelerde göklere uzanan merdivenler koymuşlardır. Duygulu ve imanlı kişiler yerlerde sürüklenmesinler, göklere çıksınlar diye onları da mi’raca davet etmektedirler.” [5]
Bağlar bahçeler baharın hasretiyle sararıp solmuştu ötelerden “Dost elçisi olarak gelen neşeli İlkbahar gelişiyle bizleri çok sevindirdi; Yerimizde duramıyoruz; kararsızız, mestiz, âşığız, mahmuruz! Ey göz; Ey gönül çerağı ! Siz de hasret kaldığınız çemen güzellerini, yeşillik dilberlerini artık beklemeyiniz; onların hepsi de geldiler. Haydi; onları görmek için bahçeye çıkın! Çıkınız bahçelere, çıkınız çayırlıklara; çemenliklere gayb âleminden tanımadığınız garip kişiler geldiler, bahçelere kondular. Gelenleri karşılamak, onlara “Hoş geldiniz!” demek, hatırlarını sormak âdettendir! Görmüyor musunuz ? Gül ötelerden kokular getirdi, güzel renkler getirdi. Bahçe de gülün gelişini kutlamak istiyor! Diken beraber yaşayacağı güler yüzlü efendisinin yüzünü seyretmek için süslendi güzelleşti. Sanki kıyamet koptu da geçen sene Aralık ayında çürüyüp gidenler, Ocak ayında donanlar, ölüp gidenler, kutlu ilkbahar gelince dirildiler, topraktan baş çıkardılar. Meyveli dallar, ötelerden canlılara yararlı armağanlar getirdikleri için neşe ile nazlanmadalar! Meyvesi olmayan kökler eli boş geldikleri için utandılar da yaprakların arkasına saklandılar. Madde âleminde böyle olduğu gibi, mânâ âleminde de can ağaçları böyle olur. İyi ağaç, verimli ağaç belli olur, meydana çıkar, mânevi meyveler verir. Kötü ağaç da verimsiz, bahtsız, zavallı bir halde kalır” [6]
Can gözünü açıp bu olup bitenleri görme vakti geldi. “Kış görevini tamamlayıp geçti gitti. İlkbahar geldi.Yeryüzü yemyeşil oldu. Herkes neşeli bir hal aldı. Gel sevgilim gel; lâleler arasıda gezme zamanı geldi. Ağaçlara bak ; hepsi de sarhoşlar gibi darmadağın, hepsi de başlarını sallayıp durmada! Seher rüzgârı bir efsun okudu da, gül fidanları yerlerinde duramaz oldular, neşe ile oynamaya başladılar! Nilüfer yasemine; “şu kıvranmayı seyret” dedi. Çiçekler de yeşilliğe “Allah’ın lûtfû, ihsanı geldi, her taraf süslendi güzelleşti” dedi. Nergisin gözlerini kırparak “ibret alacağımız zaman geldi!” sözünü duyan menekşe de, sümbül gibi gönlünü Hakk’a verdi ve o duygunun heyecanı ile secdeye kapandı. Baharla her yer öylesine güzelleşti ki, sanki benzeri olmayan büyük bir ressam fırçayı eline aldı da, yaptığı resimlerle dağın, ovanın, bağın, bahçenin güzelliklerini belirtti. Gafillerin gözleri önünde onları bir bir sergiledi. Bu güzel resimleri yapan, bu şaheser tabloları ortaya koyan eşsiz ressamın nûrundan benimde rûhum mest oldu. Ben O eşsiz ressama kurban olayım. Bahçelerde bulunan diğer varlıklar gibi ilâhi kudret karşısında mest olan, kendinden geçen söğüt başını sallayarak dünyayı yeniden dirilten o eşsiz, o pek büyük yaratıcı hakkında acaba ne söyledi ? Uzun boylu selvi de acaba ne gördü de, bu görüşle uzadıkça uzadı, büyüdükçe büyüdü” [7]
İlkbahar elinde çiçek sepetiyle gülücükler içinde geldi ”Bahçeye neşeler veren gül, yüzünü yanağını tozlardan, kirlerden arındırmış, gömleğini yırtmış gülüyor dikenlerin verdiği acılara, kederlere sabrediyordu! Âdeta; “Ey insanoğlu: Bana bak; bana bak ta örnek al, sen de benim gibi ol!” demek istiyordu” [8] “Görünüşte gül ile diken birbirine aykırıdır muhaliftir. Fakat bu aykırılık biri iki gören göze aittir. Aslında aykırılık yoktur. Hepside O’nun bahçesinin mahsulüdür. Gül bahçesi diken ile gülü ayrı gören gözü gördü de şaştı kaldı, bu ikiliğe çok güldü” [9]
Gül açıldığı zaman sana derki: “Ben dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim? Neden kendimi gama salayım? Zaten ben gülmeyi o kötü huylu dikenin arkadaşlığına katlandığım için kazandım, ben güzelliğimi onun yüzünden elde ettim. Dikkatle bak da gör ki; yapraklarımı bir bir koparsanıza da yine de gülmeyi bırakmam. Yapraklarımın rengi de solmaz” [10] Bahar’ın gelişiyle birlikte “Gülerek neşeyle yerden başını kaldıran gül: “Sabır ferahlığın anahtarıdır” diye seslenir. Bahar da yeşeren her dal: Zorluk yok! Bak ben sabrettim inciler gibi hoş meyveler vererek huzurunuza geldim der” [11] Görünürde “Bir boyacı yokken, gelinleri süsleyen kadın da ortalıkta görünmezken, gül o güzel rengini, o hoş kokusunu nereden aldı da parıl parıl parlamaya, gizlilik perdesinden yüz göstererek gülmeye başladı” [12] “Aslında Cenâb-ı Allah güle gizlice bir şey söylemişte onu çok güldürmüş. Sadece gül’e mi söylemiş ? benim gönlüme de söylediği şeylerle gönlümü gülden yüzlerce kere daha gülücü neşeli bir hale getirdi”[13]
Bahar mevsiminde ”Güllere; “içinizdeki gizli sırları dökün, gönlünüzde Hakk sevgisine ait ne varsa onları açığa vurun! Mağara dostu ile halvet zamanı geldi dendi ! Bu ilkbahar mevsiminde duyguların içinizde kalması doğru değildir” diye emir verildi. Can kuşu; “Yâ Hû” deyince, kumru “Kû, Kû; nerede, nerede ? Onun kokusunu bile alamadın, sana bekleyiş hissesi düştü!” demeye başladı. Bu arada, bahçede bulunan çınar ağacı üzüme yüzünü çevirdi de “Ey hep yerlere baş koymuş secdeye kapanmış üzüm! Kendinde güç bul, ayağa kalk da etrafına bak; her şey yeniden dünyaya geldi! Dünya gelinler gibi süslendi, güzelleşti! Senin gözün bir şey görmüyor” dedi. Üzüm; “ben kendi isteğimle, kendim secdeye kapanmadım! Beni O secde ettiriyor” dedi. Elma, kendisini bir şey zannederek bir davaya girişti : “Benim Cenâb-ı Hakk’a karşı zannım iyidir; O her şeyi yerinde ve güzel yaratır” diyerek benliğe kapıldığı için,”Bakalım elma sözünde duruyor eziyetlere katlanıyor mu, Allah’tan gelen belâlara sabrediyor mu ?” diye Cenâb-ı Hakk tarafından imtihan edilmek istendi. O yüzden herkes onu taşlamaya, başına taşlar yağdırmaya başladı. Elma gibi taşlanan başına belalar gelen kişi de, Hakk’a gerçekten bağlı er kişi ise atılan taşlardan şikayet şöyle dursun, güler, neşelenir. Çünkü o taşlar padişahlar padişahından geliyor” [14]
Dostlar; hep birlikte bahçede ki elma’nın hatırını soralım. ”Selvi ağaçlarının yanına gidelim. Yüz üstü yatmış uyuklamış bahtımızı sevgilinin bahtı gibi uyandıralım. Bahçedeki çimen garipleri nasıl bir hileye baş vurarak ayaksız olarak koşarlarsa bizde hem ayağımız bağlı hem de adım atarak o garipler yurduna gidelim. Toprak bedenden baş kaldıran, kurtulan rûhun adı “ Akan yürüyüp giden” mânâsına gelen “Revan”dır. Biz de dizi bağlı canı tutalım, onların menzillerine kondukları yere götürelim. Ey yaprak; elbette bir kuvvet buldun da dalı yarıp çıkabildin, ne yaptın da zindandan kurtuldun? Hadi söyle, söyle de bizde beden hapishanesinden kurtulmak için senin yaptığını yapalım. Ey selvi; Yerden baş kaldırdın, yüceldin. Seni yaratan sana ne seyir gösterdi? Bilelim de bizde seyredelim. Ey gonca; Gülün rengine boyanıp çıktın, dikenle dost olup kendinden geçerek buralara kadar geldin. Geldin ama nasıl geldin? Söyle de ne yaptınsa bizde onu yapalım. Bu hoş beyaz anber rengin ve kokun nereden geldi ? O anber kokusu hangi semtten geliyor? Bu evin kapısı nerede, göster de bizde o kapıya hizmet edelim. O kapının kulu kölesi olalım. Ey bülbül! Senin feryâdına acıdılar, imdadına koştular. Ben senin feryâdına kul olayım köle olayım. Sen gül yüzünden neşelisin. Ben senin ötüşlerinden neşeliyim. Ben bu ihsana nasıl şükredebilirim? Ey insan sende aklını başına al da, gül bahçesinden gelen çeşitli sırları duy! Harfsiz, sesiz, sedasız söylenen hakikatleri işit! Ey bülbül bende anlattığın o aşk masalını anlayabilirsem, sende sazına başka bir düzen ver, güzel seslerinle beni başka türlü mest et” [15]
“Ah ! nerede gül bahçesi ? Nerede gül bahçesindeki güllerden aşk kokusunu alacak burun, o sözleri işitecek kulak”[16] “Sende kulağından gaflet pamuğunu çıkar. Bahçedekilerin konuşmalarını dinle! Çok yakınında bulunan lâlelerden ve çok uzaklardaki dağlardan gelen sesleri duy” [17]
“Fakat sen yaprakların el çırptığını göremezsin Onların çıkardıkları neşe seslerini zikirlerini tesbihlerini duyamazsın; bunları duymak için can kulağı, gönül kulağı gerek baş kulağı değil. Aklını başına alda baş kulağını yalana faydasız sözlere tıka ; tıka da can şehrini aydınlanmış olarak gör. Hz. Muhammed’in mübârek kulağı dünyada ki bütün seslerin sözlerin sırrını iç yüzünü duyduğu için Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da o eşsiz varlığa “Kulağın tâ kendisi” diye buyurmuştur. O aziz Peygamber baştan başa kulaktır gözdür” [18]
“İlkbahar mevsimi kanatlarında binlerce renkler bulunan tavus kuşu gibi salına salına gelince, her tarafı gelin gibi süsledi güzelleştirdi. “Bahar’a: Sen nerelerden çıkageldin diye sorduğum zaman “Ben ötelerden onun güzellik bahçesinden geldim” diye cevap verdi. Sonra bana dedi ki: “ Canlar zevke dalsınlar diye şarap getirdim. Çiçekler getirdim. Hastaların iyileşmeleri için ilaçlar getirdim, macunlar getirdim” [19]
“Baharın bu neşeli gelişi, Rahmetler saçmağa şifalar dağıtmağa başladı. Süs çiçekleri Hz.Ali’nin Zülfikâr’ı gibi parıl parıl parlamaya koyuldu. Yeryüzünün her zerresi gökyüzünden gebe kalmıştı. Dokuz ay doldu da o yüzden hepside kararsız bir halde kıvranmaya başladı. Nar çiçeği düğümlerle doldu. Kat kat oldu. Dere, rüzgarın yaptığı ufak dalgalarla zırhlara büründü. Ova menekşelerle kaplandı. Dağ lâlelerle süslendi. Çiçekler öpüşme zamânı geldi diye dudaklarını açtılar. Gülümsemeye başladılar. Selviler birbirleriyle kucaklaşmak için kollarını açtılar. Gökyüzü de yıldızlarla süslenmiş bir gül bahçesi gibi. Fakat o gönül gül bahçesini görünce, yüzünü bulutlarla örttü ve gönülden çok utandı. Diken “Ey halkın ayıplarını örten ALLAH” diye gece gündüz yalvarıp duruyordu. Duası kabul edildi de dikenlikten çıktı, gül oldu. Diken iken gül yanaklı, hoş kokulu bir dilber haline geldi. “Kış mevsiminde ölenler tekrar dirildiler. Artık kıyameti inkar edenlere itibar kalmadı” Allah’ın canlar bağışlayan lûtfu yardım etti de “Bahçenin Ashâb-ı Kehf’i uykudan uyandı. Ey ölüyken dirilen ağaçlar, otlar, çiçekler! Siz, kış mevsiminde neredeydiniz? Uykularınızda rûhların gittiği yerde değimliydiniz? Sizler her gece duyguların uçup gittiği yerde, her gece rüyalarda görülüp seyredilen varılıp beklenen yerdeydiniz. Şu görünen beş duygu ile görünmeyen beş duygu her gece usanmış yorulmuş, melûl, mahzûn bir halde ayaklarını sürükleyerek o âleme giderlerde seher vakti canlanmış olarak koşa koşa kalkar yine bu âleme gelirler” [20]
“Bağlar bahçeler çiçeklerle süslensin; kuşlar kanatlansın uçsun diye gönlü sevgi ile, merhametle dolu olan ilkbahar da, işte böyle nazlı bir gelin gibi eteklerini sürüyerek salına salına ötelerden gelir. Yarattıklarındaki güzellikleri göremeyen körlerin, sözünü duyamayan gönül sağırlarının bu inatlarına rağmen, ilkbaharın güzellikleri içinde kendini gizleyen sevgili, insanları hayran bırakmak, canlara can katmak için çeşitli güzellikler içinde kendini gösterir”[21]
Sevinin, neşelenin, gülün, eğlenin, baharın duvağı açıldı o hoş sevgili yüzünü gösterdi “ Bağın bahçenin perişanlığı geçip gitti. Güzel yüzlü güller dikenlere doğru gitmedeler. Aşığın “Eyvah” diye diye söylenmesi, sızlanması boş yere değildir. İşte vuslat ordusu yola düşmüşte, O “Eyvah”lara çare bulmaya geliyor. Çekinme açıkça söyle, şu bedene ait istekler sonbahar gibi kaçıp gidince, bahar gibi olan Hakk’ın sıfatları geliyor. Ey beden bahçesinin müflisleri sonbahar yolunuzu kesmişti, varınızı yoğunuzu almıştı. İlkbahar sultanı ihsanlarda bulunmak, elinizden çıkanları tekrar bağışlamak için yollara düşmüş de geliyor. [22]
Ben baharın yollara düşüp gelişine “Eyvah”lara çare oluşuna mest olup kaldım. “Aslında bahar, bağlarda ve bahçelerde kıyametin kopmasıdır; torağın içinde gizli olan sırların açığa çıkmasıdır, meydana vurulmasıdır. Çin güzellerinin gönüllerini göstermesidir. Yeryüzünde yeşeren her dal gizli bir dille bizlere diyorlar ki : “İnsan isen, eğer sende bir gönül varsa göster! Senin gönlün, insanlığın, ne zamana kadar bu beden balçığı içinde gizlenecektir “Kış mevsiminde bağların bahçelerin duası ; “Allah’ım! Ancak sana ibadet ederiz!” sözüdür. İlkbaharda ise; “Ancak Sen’den yardım dileriz” niyazıdır. “Allah’ım ancak sana ibadet ederiz !” demekle bir şey dilemeye, lûtûf istemeye geldik; bizi soğuk kış günlerinde, hazanlar içinde daha fazla bekletme! Artık zevk ve neş’e dirilik kapısını aç!... Onun “Allah’ım ancak Sen’den yardım dileriz!” deyişi ise, “meyvelerin çokluğundan, ağırlığından dallarım kırılacak! Ey yardımı istenen, yardım eden Allah’ım; Sen beni koru!” demek isteyişidir! “[23] “Yerden biten baş kaldıran her ağaç ve yaprak şunu söylerler: Hocam ne ekersen ancak onu biçersin” [24]
“Eğer ALLAH’ın yer yüzü bahçelerinde başaklar bitmezse salkımlar yeşermese; Allah’ın yer yüzü geniştir !denilebilir miydi. Fâni ve gelip geçici olan bu yer yüzü bile çeşitli ekinler meyveler çeşitli mahsuller vermekten vazgeçmediğine göre, yeryüzünden daha çok geniş olan mânâ âlemi nasıl olurda mahsul vermez. Bu dünya toprağının mahsulü hadsiz hesapsızdır. Bir tanenin bile en az mahsülü yedi yüzdür. Buna dikkat et de öbür tarafın mahsulünün ne kadar olacağını sen anla” [25]
“Ey gönül ; Şu Baharı seyret ! Bu hal, gerçekten de bir kıyamet ! Bütün yıl iyi kötü ne ekildiyse Bahar mevsiminde onlar bitmekteler, kendilerini göstermekteler! Bahar diyor ki: ”Ey can! Sen, nefesini bir tohum gibi bil; iyi tohum ek de, karşılık olarak şu kara topraktan sana güzel fidanlar baş kaldırsın, bitsin!” Gerçekten de gizli şeyler, gizli sırlar, kıyamet kopmuş gibi meydana çıktı. Ey güzeller güzeli; Ey efendimiz; Ey sahibimiz; Ey eşsiz sevgili! Sen ne diye kendini gizlersin artık? Zaten sen de, yarattığın, dünyayı süslediğin eserlerinle ortadasın, Baharla birlikte açıkça görünmedesin!” [26]
İlkbahar gelince toprakta ve topraktan baş kaldıran her şeyde gördüğün o coşkunluk nedir, biliyor musun ? Benim aşk meyhanecim yer yüzüne bir yudum aşk şarabı döktü de ondan Kimi duygusuz donuk bir şekilde görürsen, bil ki; bu dünya’ya bu dünya işlerine âşık olmuş, kendini ona vermiştir. Sen onun işine bakma; Sen benim işime bak! Yeryüzünün bütün sırları ilkbahar mevsiminde kendini gösterir, meydana çıkar! Benim baharım gelince de, benim sırlarım gönülden baş kaldırır, yeşerir. Yeryüzünün gül bahçeleri, yeryüzü dikenleri ile örtülür! Halbuki benim gül bahçem açılınca benim hiç dikenim kalmaz. Sonbaharda sararıp solanlara, hasta olanlara ilkbahar bir şerbet içirir; fakat benim ilkbaharım gelince benim hastalığım baş gösterir. Soğuk soğuk esen sonbahar rüzgarı nedir bilir misin? Senin inkârının nefesidir! İlkbahar mevsiminde esen hoş kokulu tatlı rüzgar nedir? Benim imanım, ikrar nefesimdir” [27] “Ey dost şu dünyada gördüğün çiçekli güzel kokulu bahardan başka gizli bir bahar daha var. O bahar ay yüzlüdür bu gördüğün bahardan daha güzeldir daha hoştur. O bahar temiz, ârif, kâmil insanların gönüllerinde gizlenmiştir”[28]
Şimdi benim bu anlatacaklarımı can kulağıyla dinle de ne demek istediğimi daha iyi anla; “Sûfinin biri, mânevi neşe bulup içinin açılması, gönlünün ferahlaması için, güllerle dolu bir bahçeye gitmiş, bir köşeye çekilmiş, yüzünü dizine koymuş, sûficesine murâkabeye varmıştı. O sûfi murâkabe esnâsında gönlüne kapanmış, derinlere dalmıştı. Anlayışsız bir kişinin onun uyur gibi halinden canı sıkıldı da; Ne uyuyorsun ? dedi.” Gözünü aç da güllere üzüm çubuklarının haline, çiçek açmış ağaçlara, yeşermiş çiçeklere bak. Allah’ın emrini duy. Cenâb-ı Hakk Kur’an’da Allah’ın rahmet eserlerine bakınız diye buyurmuştur. Sen de başını dizinden kaldır da şu rahmet denizine yüzünü çevir. Sûfi; Ey kendi heva ve hevesine kapılmış kişi dedi. Allah’ın en güzel eseri gönüldür. Gönüldedir. dışarıda bulunanlar ise ancak eserlerin eserleridir. Bağlar, bahçeler, çiçekler, güller, bütün yeşillikler canın tâ içindedir. Dışarıda gördüğün güzellikler, onların akar sularda görünen akisleri hâyalleri gibidir. Su içinde görülen o ağaçlar suya aks eden hâyali bir bağdır. Onlar suyun güzelliği ile, oynar dururlar. Asıl bağlar, bahçeler, çiçekler, meyveler gönüldedir. Ama onların hoş akisleri, hâyalleri, şu topraktan meydana gelen, şu balçığa vurmuştur. Eğer bu dünyada ki gördüğün bağlar bahçeler, gönül âlemindeki neşe selvisinin aksi olmasaydı, Cenâb-ı Hakk bu hâyal âlemine aldanma yurdu demezdi. Ne mutlu o kişiye ki; ölmeden evvel öldü de, onun rûhu bu bağın bahçenin hakikatından bir koku aldı” [29]
İşin özü mânâsı şu ki; “Gül bahçesi ârif’in gönlüdür. Orada irfan çeşmeleri akar durur. Ârif ve kâmil kişilerin Allah’ı hamd edişleri, övüşleri gül bahçesinin bahar mevsimine hamdetmesine, ona şükranlarını arz etmesine benzer! Bu hamdin bu şükrün bahçede yüzlerce belirtisi görülmekte yüzlerce âlameti sezilmektedir.Baharın geldiğine kaynaklarda şahittir; fidanlarda, çayır çimenlerde şahittir.Gül bahçesi de o renk renk açan çiçeklerde şahitdir” [30] Ne yazık ki; “Şu zamanda “İlkbahar gibi olan kâmil ve arif insanlar artık görünmez oldular. Dünyada akan mânâ ırmağının suyu kesildi. Ey ilkbahar ! Göklerden ötelerden bize su gönder de şu dünya değirmeni dönsün” [31] “ Ey insan sende gayret et İlkbahar gibi ol da, bağlara bahçelere gezmeye çıkan güzeller sana gelsinler, sende eğlensinler! Çünkü bu güzeller kışın soğukluğundan kaçarlar. İlkbahar olamıyorsan bari yaz ol; sıcaklara dal ateşler içinde kal! Çünkü o güzellik, o işve olmayınca insan pek çirkin pek değersiz görünür”[32] “Eğer sen her dem kendini bahar mevsimi gibi hissetmiyorsan mutlu ve neşeli değilsen gül yığınına benzeyen bedenin neyin anbarıdır ? Gül yığını senin canındır. Düşüncede gül suyuna benzer. Gül suyu gülü inkar ediyor. İşte sana çok şaşılacak bir şey !”[33]
Şaşkınlık bir türlü değil ki; Ben de can baharının hasretinden şakınım. “Ey Baharın nefesi, Ey Baharın hoş kokularını getiren rüzgârı, Ey Bahar mevsimi! Sen bize ötelerden “Can Baharından” haber ver. Senin çiçeklerinin kokularından, renklerinden, hafif, hafif sallanışlarından anlıyorum ki, sen de “Can Baharından” mest olmuşsun!” [34] “Yâ Rabbî! Bugün bize gelen bu hoş koku, Hakk’ın sırlarının hareminden esip geliyor. Keremin lûtfun bağlara bahçelere yeni elbiseler giydirdi. Hastalara şifa yurdundan ilaçlar geliyor. Bahçedeki bütün ağaçlar namaza durmuşlar, kuşlarda tesbih çekmedeler. Menekşeler rukû’a varmış, iki büklüm olmuş yokluktan varlık alemine gelenlerin hepsi de, neden var olduklarını,niçin yaratıldıklarını bilmiyorlar. Sanki var oluştan ötürü mest olmuşlarda nereden geldiklerini unutmuşlar” [35] Şunu iyi bil ki; “Şimdi senin görmüş olduğun bu bağlar bahçeler su ile değil, aşk ateşi ile yeşermiş gelişip boy atmışlardır” [36]
“Fakat nerede aşk bağında gezmeğe çayıra çemene basmaya lâyık ayak ? Nerede selviyi yasemini seyretmeye lâyık göz” [37]
Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Ey ashabım, ey benim dostlarım; sakın, ilkbahar serinliğinden ürkerek bedenlerinizi örtmeyin. Çünkü ilkbahar rüzgârı, ağaçlara yaptığı te’siri bedenlerinize de, canlarınıza da yapar. Fakat sonbahar soğuğundan kaçının; çünkü sonbahar soğuğu, üzüm bağlarına yaptığını size de yapar. Bu hadisi rivâyet edenler, mânâsını zâhire; görünüşe göre vermişler, bunu da yeterli bulmuşlardır. Bu kişilerin, candan hadisin rûhundan haberleri yoktur. Onlar hadisin dışında kalmışlar,içine girememişlerdir. Onlar,dağı görmüşler de, dağdaki madeni görememişlerdir. Hadiste bahis buyrulan sonbahar, nefstir, nefsin isteğidir. Akıl ile can da ilkbaharın tâ kendisi, sonsuzluktur. Şu halde hadisin mânâsı şöyle yorumlanır : Velilerin pâk, temiz nefesleri bahar gibidir. Yaprakların, filizlerin hayatıdır. Bu sebeple yumuşak olsun, sert olsun, velilerin sözlerini dinlemekten örtünüp kaçınma. Onlara kulak ver; o ilahi sözler senin dinine destek olur. Sıcak da söyleseler, soğuk da söyleseler onları hoş gör, o değerli sözleri can kulağıyla dinle ve yerine getir. O sözleri yerine getir de, şu dünya hadiselerinin çeşitli etkilerinden, sıcağından, soğuğundan, yakıp kavuran cehennem azabından kurtul! O mübarek sözlerin soğuğu da sıcağı da ilkbahardır. Hayattır. O sözler gerçekliğin, tam inancın, kulluğun özüdür, mayasıdır. O nefeslerle can bahçeleri dirilir, gerçek hayata kavuşulur. O nefeslerle gönül deryaları incilerle dolar” [38]
Ey müminler artık sevinin neşelenin! Tâbi olduğunuz Peygamber sizi esirlikten kurtardı; selvi gibi süsen gibi baş kaldırın hür olun.Sizde her an yeşermiş, güzelleşmiş, çeşit çeşit çiçeklerler süslenmiş gül bahçesi gibi size bu lûtuflar da bulunan suya dilsiz dudaksız şükredin. Selviler, yeşillikler, çiçekler, güller dilsiz dudaksız olarak suya ve ilk baharın adaletine şükredip dururlar! Ne de zarif kıymetli elbiseler giymişler, eteklerini sürükleyerek, neşeli neşeli kendinden geçmiş gibi hoş bir hâlde oynamadalar ve her tarafa anber kokuları saçmadalar! Onların her cüzü her parçası bahar padişahından gebe kalmışlar; bedenleri meyve incileri ile dolmuş taşıyor. Sanki evlenmeden kendisine dokunulmadan Hz.İsa’ya gebe kalmış Meryemler gibi susmadalar. Lâf ettikleri yok, fakat hâl dilleri ile, gönül dilleri ile çok fâsih, çok mânalı,lâtif sözler söylüyorlar. Bahar mevsiminde her ağacın sayısız yaprakları , her çiçeğin, her yeşilin,hatta ağaçlarda neşeli neşeli öten kuşlar,böcekler hepsi hepsi lisan-ı halleri ile konuşmadalar; hepside konuşma gücünü güneşten, Hakk’ın nurundan almadalar” [39]
Gördüğün “Bu ağaçlar toprak altında ki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dışarıya çıkartarak halka yüzlerce işaretler ederler, kulağı olana anlayana nice sözler söylerler, nice nasihatlar ederler. Yemyeşil dilleri ile, up uzun elleri ile toprağın gönlünden sırlar açarlar. Ağaçlar kış gelince başlarını kazlar gibi su içine çekerler. Onlar soğuklarda çirkinleşmiş, kargalaşmışken ilk bahar gelince çiçeklerle, yaprak ve meyvelerle süslenir, güzelleşir, tavus haline gelir.Allah onları kış mevsiminde hapseylemişti; hapiste sıkılmışlar kargaya dönmüşlerdi. Allah acıdı da bahar gelince onları tavus haline getirdi. Kış onları öldürdü ama, bahar gelince hepsini de diriltti. Yapraklarla çiçeklerle süsledi.
Allah’ı inkar edenler derler ki; bu hal yani ağaçların yapraklarının dökülmesi, sonra tekrar yapraklanması, eskiden beri olagelen tabii bir haldir.Bunu ne diye kerem sahibi Allah yarattı diyelim. Onların körlüğüne rağmen Cenâb-ı Hakk dostlarının gönüllerinde de mânevi bağlar bahçeler bitirir. Gönüllerde mânevi kokular saçan her gül, onlar duymasalar görmeselde Küll’ün sırlarından haberler verir durur” [40]
“Nûrdan bir tavan gibi olan gökyüzüne bir kere bakmayı yeter bulma, tekrar tekrar bak ! Orada bir yarık, bir noksan görebilir misin. Madem ALLAH sana; “tekrar tekrar bak”! diye emretti, sende bu gökyüzüne, yıldızlarla süslenmiş bu nurdan tavana, kusur bulmak isteyen ve noksanlık arayan bir kişi gibi, tekrar tekrar bak. Yıldızlarla süslenmiş gök yüzüne defalarca baktığın gibi şu yer yüzünü, şu kara toprağı görmek bilmek, güzelliğini, özelliklerini anlayıp beğenmek için ne kadar çok bakmak gerekiyor ? Yer yüzünün saf olanını tortusundan, iyisini kötüsünden, temizini kirlisinden ayırt edebilmek için, ne kadar çok uğraşmak, ne kadar çok çalışmak, kendini zorlamak lâzımdır?
Şu kara toprağın, şu yer yüzünün başına gelenleri bir düşün. Kış mevsiminin ve sonbaharın çeşitli imtihanları, yazın kavurucu sıcağı, sonra ALLAH’ın merhmeti gereği can bağışlar gibi kara toprağı dirilten ilkbahar. Rüzgarlar, bulutlar, yağmurlar, şimşekler, hep bu gelip geçici şeyler toprağı uyandırmak, içindeki tohumları yeşertip başkaldırmalarını, meydana gelmelerini sağlamak içindir.
Boz renkli toprağın cebinde la’l gibi, taş gibi değerli değersiz ne varsa hepsini meydana çıkarması içindir. Şu gamlı kederli suratı asık kara toprak; Allah’ın hazinesinden, kerem deryasından her ne çaldı ise, her neyi koynunda sakladı ise takdir polisi ona; doğruyu söyle, ne çaldın, ne götürdün, onları birer birer açıkla der. Hırsız yani toprak “ Hiçbir şey almadım, hiç bir şey çalmadım” der. Polis onun bu sözüne inanmaz, onu sımsıkı yakalar, çekiştirir durur. Polis ona bazen şeker gibi tatlı sözler söyler, bazen onu asar ona en kötü işkenceleri yapar. Böylece; kahırla lütûf arasında, korku ile ümit ateşinin tesiri ile toprağın koynunda gizlediği Hakk’ın lütûf hazinesinden çalınmış şeyler çeşitli bitkiler, meyveler, çeşitli mâdenler hâlinde meydâna çıkar.
O bahar mevsimleri Hakk polisinin lütfû’dur, ihsanıdır. Sonbaharlarda yine Hakk’ın toprağı ürkütmesi, korkutması, hırpalamasıdır. Kış mevsimi ise toprağın mânevi olarak çarmıha gerilmesidir. Sanki ona “Ey gizli hırsız meydan çık” denilmesidir. İşte bu kara toprakta olup biten şeyler, topraktan yaratılan bizim bedenlerimizde olup biter. Hakk yolunda olup nefsi ile savaşan kişinin de zaman olur gönlü ferahlar, zaman olur daralır, derde düşer, şüphelerle kıvranır.
Çünkü su ve balçıktan yaratılan bedenlerimiz cân ışıklarını inkar eder o ışıkların hırsızıdır. Bu yüzdendir ki, Hakk teâlâ hârareti, soğuğu, ağrıyı, sızıyı, hastalığı, derdi bizim bedenlerimize yüklemiştir. Korku, açlık, mal noksanlığı, sakatlık, bütün bunlar değerli geçer akçe olan “can”ın meydana çıkması içindir.Bu korkutmalar, bu vaadler, hep birbirine karışmış iyi ile kötünün ayırt edilmesi içindir” [41] Kendi beden varlığını oturup düşündün mü ? “İlk baharda hiç taş yeşerir mi ? Sen de toprak ol da, senden de renk renk güller yetişsin. Yıllardır gönüller inciten, kalpler kıran taş oldun; ne olur denemek için olsa bir zaman da toprak ol”[42]
Sen topraktan da aşağı mısın ? Toprak bahar gibi bir yâr bulunca ondan yüz binlerce nûr elde eder, çiçeklenir. O ağaç, yâri olan baharla buluşunca onun hoş havasından, sevgisinden ötürü, baştan ayağa çiçeklerle donanır. Bahar mevsiminde çiçeklerle süslenen o toprak, güz mevsimi gibi soğuk uygunsuz bir yâr görünce, yüzünü ve başını yorgan altına çeker gizlenir. O zaman ağaç sana derki; kötü huylu bir yâr ile karşılaşmak belâya uğramaktır. Öyle soğuk biri yanıma gelince onun varlığını hissetmemek için uykuya dalarım.Uyuyayım da Ashab-ı Kehf’den olayım, mağarada ki uyku mağarada haps olup kalmak Dikyânus’a hizmet etmekten daha iyi. Bilgi ile irfân ile uyumak, yâni uyuyanın bilgili ve hikmet sahibi bir kişi ile arkadaş oluşu, rûhani uyanıklıktır. Fakat duygusuz, bilgisiz ile oturup konuşan uyanık kişiye yazıklar olsun o kişiye acımak gerekir.[43]
“Bu âlemde dört mevsim vardır. Her mevsimde öbürüne zıt ! Dört düşmanla ayrı ayrı savaşmaya can ve güç sensin. İlkbaharımız sen gel de bir birine zıt olan bütün mevsimler yansın, yok olsun. Senin güzelliğin baharın hükmünü yürütsün. Dünyada yalnız ilk bahar kalsın”[44]
“Ben bütün ölülerin dirilip kalktıkları bu bahara, kıyâmete öyle şaştım, öyle şaştım kaldım ki; artık söz söyleyemiyorum; sözü bitireceğim! Zaten gönlümdeki düşünce ve duyguları anlatmama da imkan yok!.. Sus! Sus da, bahçedeki kuşlardan, ötelerden, gayb âleminden gelen haberleri dinle!” [45]
“Gökten su indiren odur. Sonra biz onunla her türlü bitkiyi çıkarırız o bitkilerden bir filiz ondanda büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler başaklar çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar üzümler zeytin ve nar bahçeleri bitiririz.
Bunlardan kimi birbirine benzer kimi benzemez. her birinin meyvesine bir ilk meyve verdiğinde bir de tam olgunlaştıkları zamana bakın ! Elbette bütün bunlarda iman edecekler için alınacak bir çok dersler vardır” [46]